"Kaktüs serasının içinde yetiştik,Sevdik,Sevildik.Herkesle dost,Arkadaş olduk,Lakin hiç bir diken elimize batmadı!"
 
 
 
ARAŞTIRMALAR
13.KİTAP  
2. BASIM 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Valid CSS!

 
     BOĞAZİÇİ - BOĞAZİÇİ (1)                                              

Bir Şıra Dalyanı

BÜLBÜL DALYANI

Yazan:İrfan Kaban

        

         Söylenti ayyuka çıkmıştı.Dalyanın kurulmasına tamı tamına 1100 altın lira sayıldığı söyleniyordu.O yaz 1100 Altın liralık şıra dalyanı kurulmuştu Bülbül Dalyanında.Şıra dalyanı yazları kurulurdu.Yazları kurulurdu çünkü, bu dalyanların kışın kullanılması mümkün değildi.Mümkün değildi,mevsim şartları dolayısıyla yıkılır giderdi.

         On üç direkli koca bir dalyan.Tam beş çeşit ağ;istavrit ağı,uskumru ağı,kefal ağı,palamut ağı ve kılıç ağı…15mm gözlü ağdan 17cm gözlü ağa kadar tam beş çeşit ağı vardı…

         Üç yüz okka bükümlü bakır tel,300 okka halat ve 300 okka adi demir tel kullanılmıştı.Sırıkları sabitlemek ve sağlamlaştırmak için her biri dört ila beş kental ağırlığında yirmi üç demir çapa denize atılmıştı.

         Her biri altı tonluk iki mavna,bir tonluk bir sandal,bir de yarım tonluk küçük bir sandal vardı.Mavnalar dalyanın girişinde duruyorlardı.Kimi zamanlar reis,kimi zamanlar reis yardımcısı ve yirmi üç kişiden oluşan mürettebat gece gündüz bu mavnalardaydı.

         Gökyüzünde ay yürüyordu.Karanlığı önüne katmış gün gibi vuruyordu.Ay vuruyordu gün gibi,karanlığın üstüne bir hışım yürür gibi… Hafiften bir esinti gelip tatlı, tatlı ısırıyordu.Hava hayli nemliydi.Hiç, deniz suyu değmemiş muşambalardan havanın nemi damlıyordu.Boğaz hiçbir şey bilmiyormuşçasına sakin,öyle durgun,öyle, içine kapanık akıyordu.Derken, Reis sigarasını yaktı.Sigarasından dolu bir nefes alıp sonra duman yüklü nefesini ağır,ağır nemli havaya üfledi.Ardından da gözlerini Umur Yeri’nden tarafa çevirdi.Oralarda bir yerlerde öyle geldi ki ona, parlak bir ışık peydahlandı.Dikkatlice baktı.Sigarasız eliyle gözlerini ovdu.Bir daha dikkatlice baktı.Aldanmış olduğunun farkına vardı. Birazdan çay demletmeli diye düşündü.Bu kere sigarasının dumanını genzine kaçırdı.Öksürdü.Peş peşe iki kere öksürdü. Onun işaretini beklermiş gibi,mavnada bir öksürük korosu oluştu.Öksürmek öteki mavnaya sirayet etti.Reis güldü.Aslında bu uzunca bekleyişinin stresini de yüklenmiş bir gülüştü.Acı bir gülüştü.Donmuş gülüşüyle nöbet direğindeki gözcüye doğru baktı.Gözcüde bir hareket yoktu.Gözcüde bir hareket yoktu ve gökyüzünde ay yürüyordu.Beyaz  bulutun ardında kaldığında bulutu pembeleştiriyordu.

        
Nöbet direğindeki gözcü,balıkların gelip dalyana girdiğini gördüğünde “şıra” diye bağırırdı.Fakat balıkların yaklaşmış olup da,dalyana gireceğinden emin değilse,bu kere “vira” diye seslenirdi. On beş metre yükseklikteki çanaktan bakan gözcüden daha çıt çıkmamıştı.Reis bu kere sahile,dalyan kuyruğuna doğru baktı.Ateşi dudaklarına dayanmış sigarasını kuvvetle denize tükürdü.İşte tam bu sırada çanaktaki yardımcısının sesi gecenin karanlığına patladı:Şıra…
         Dalyan kapatılmıştı.Sonra tayfalar ağa manevra yaptırmaya başlayıp aynı zamanda mavnalarını hazineye (kilinder) doğru çevirdiler. Ve balıkları teknelere yüklemeye başladılar…
 

         Sabah, kıyıda onlarca orkinos  balığı balıkhaneye ulaştırılmak üzere sahile yığılmış bekliyordu…Gelen gidenler balıkların büyüklüğünü hayretle seyrediyordu…

***********************************************************************

         Bülbül Dalyanını sınırları Fantos iskelesinden Barutçubaşı yalısına kadar uzanmaktaydı.Sınırları içinde ığrıpla avlanmaya uygun bir yer olmasına karşın,dalyan kurulduğunda kimse avlanamazdı.Diğer zamanlarda ise bir aidat ödenmeden avlanmak mümkündü…

         Bülbül Dalyanı:Pafta No:126/1 Ada No:998 Parsel No:2 -3 Hektar 9066 M2 40 D2…

         Dalyancı Uzun Ahmet Bey oldukça zenginmiş.Sarayın balıkçısıymış. Şimdi Sarıyer Merkez Mahallesinde Pide-Ban isimli işletmenin olduğu yerdeki binada otururmuş.Sarıyer liman çevresindeki kahvelere uğrar ve buradakilerle oldukça sıcak ilişkileri olur, eli cömert kişiliğiyle tanınırmış.Oğlunun Sabih Bey ve torununun Haldun Dalyancıoğlu olduğu bilinmektedir.İşte bu, Uzun Ahmet Bey’e ait olan Bülbül Dalyanı mirasçıları tarafından Yeniköy’lü bir Rum’a satılmış…

***********************************************************************

         Dalyan yerleri ve bugünkü durumları ile ilgili araştırı yaparken oldukça ilgi çekici bilgilerin sahibi oldum.Örneğin, Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi 1461-1583 adlı kitabın yazarı HEATH W.LOWRY.Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından yapılan 2005 yılı üçüncü basımının 100-101 sayfalarında okudum: İstanbul’daki Fatih Sultan Mehmet Camii ve İmareti hakkında ve 947/1540 tarihli Tahrir Defterinde İstanbul’daki Rum toplulukları sıralanırken şöyle bir başlık varmış:Cemaat-ı Trabzonluyan. Bu başlık altında Trabzon’dan gelen çeşitli gruplar sıralanmaktaymış.Bunlardan üçü oldukça ilginçti:Cemaat-ı balıkçıyan-ı İstanbul 138 hane,cemaat-ı ığrıpçıyan (ığrıp türü ağ kullanan balıkçılar) 18 hane, Cemaat-ı Dalyancıyan (dalyan türü avlanan balıkçılar) 26 hane…(Bu Tahrir Defteri İstanbul Başbakanlık Arşivinde Tapu Tahrir Defter No:210’da kayıtlıymış)

         Yukarıda yazılanlardan anladığımız kadarıyla İstanbul’a göç ettirilmiş mesleği balıkçılık olanlardan bahsediliyor.Yani 1540 tarihli tahrir defteri olduğuna göre,bundan tamı tamına 469 sene evvelki bir öykü…

         Kareki Deveciyan Türkiye’de Balık ve Balıkçılık adlı kitabının on sekizinci bölüm başlığı altında şunları yazmaktadır: “…Diğer taraftan dalyan kurmaya uygun bütün yerler veya başka bir deyişle voli yerleri,çok eski dönemlerden bu yana,toprak veya gayrimenkul mülkiyetine benzer şekilde,bu yerlerin tapuları ellerinde olan sahiplerine aittir.Bir dalyan kurmadan önce,dalyan yerinin alınması veya kiralanması gerekir.”

            “…Dalyan işletmesinde donanım olarak,mavna,kayık ve sandala gereksinim olduğu gibi kıyıda yapılmış kulübelere de ihtiyaç vardır;bunların sayısı ve büyüklüğü,dalyanın önemi ile orantılıdır…”

***********************************************************************

                Dalyan yeri sahipliği ve dayan yerlerinin kiralanmasında şimdiki durum nedir? Kıyı kanununda ilgili hükümler nelerdir?Dalyan yerlerinin geleceği ne olacaktır? Sarıyer İlçesinde tarihte hangi dalyan yerleri vardı?Eski zamanlarda balıkçılar arasında balık gelirleri nasıl paylaşılırdı?Eski kanun ve nizamnameler nasıldı?Gelecekte kıyılarımızı bekleyen tehlikeler nelerdir?Bunları bir dizi yazıyla ilgilenen okurlara aktarmayı düşündüm.Umarım okurları düşündürmeyi becerebilirim.

***********************************************************************

Kaynakçalar:1)Türkiye’de Balık ve Balıkçılık:Karekin DEVECİYAN 2)Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi: HEATH W.LOWRY 3)Bülbül Dalyanı tapu bilgisi.4)Dalyanlar ve sahiplerine ilişkin sözel aktarımlar.

 
 

Ruhumuzu Teslim Alan Şeytan

Kaç uykuda düşte uyandırıldık
Kaç düşte uykudan uyanmışız sandık
Madem ki bilincimiz etkisizdi,yerinde değildi
Hayat
Uykuda başlar,uykuda sona ererdi.
Ne denli öğünsek azdır
Öyle der insanlık gururumuz
Yapay gereksinimler yığar
Kendi üretkenliğimizin esiri oluruz.
Sabahtan başlar kızarır,
Çınlar kulağımız
Seğirir gözümüz
Hayır olsun
Aman da ne tatlı kaşınır elimiz....
Belli;
Belli belirsiz bir hedefteyiz biz
Pazarlamacının reklam manevrası
Usta tezgahlar açar
Beynimizde kurulur teknolojinin en son harikası
İt gibi çalışırız da satın almaya
Lakin gelmez önü arkası
Ne dirilik kalır,ne soluk
Ne bir, dur- aman
Koşturmacada başlar ömür
Koşturmacada biter zaman
Kışkırtır durur insanlık gururumuz
Bizim de olsun almalıyız
Hem kimin kızından aşağıyız?
Kaç uykuda düşte uyandırıldık
Kaç düşte uykudan uyanmışız sandık
Madem ki bilincimiz etkisizdi,yerinde değildi
Hayat
Uykuda başlar,uykuda sona ererdi.
 

İrfan Kaban

 
 

İstanbul (İkinci Şiir)

Her ayrı duyguda canlanan toplam mimiklerim
Sevincim,
İçime sindiremeyip dışa vurduğum taşkınlığımın kaynağı
kızgınlığım
Öfkemi dünyanın dönmesi gereken eksen sandığım şey yani
Ve yatışmışlığım benim
Uzanıp yattığım,
Uyanıp kalktığım,
Unuttuğum,
Unutulduğum,
Farkına varıp, farkına varıldığım
Dert
hemdert
İstanbul
Yaşadığım kent

İstanbul
Bu nasıl şehir
Ayaklarımın altından çekilir
Adam devirir
rakı
ekmek
kavun
peynir
İstanbul içilir
İstanbul yenir
mutluluklara
mutsuzluklara İstanbul denir

arsız
dansöz kıvraklığında, kemiksiz
fark etmez ha başka biri, ha sizsiniz
madem ki kaptırıp kendinizi karşısında oyununa girdiniz
siz ne halt yediniz bilemezsiniz
nice namlı belalısı var
İstanbul’la dans edemezsiniz
Vurdunuz,vurdunuz
Ama ıska geçtiniz,akıbette diğerleri gibisiniz
Daha nerden çıktı diyemeden bu güruh
Bakmışsınız linç edilmişsiniz

mengeneye alınmışsın
sıkışmışsın
dönüşü düşünemezsin
diyelim ki düşündün
ne halt yiyeceksin
keşke
keşke
keşke diyeceksin
geri dönemeyeceksin
sıkışacaksın
patlarım sanacaksın
sıkışacaksın
sıkışacaksın
patlamayacaksın
ama İstanbul’da azatsız kalacaksın
bu İstanbul ki
bu
şu umarsız şehirdir
mezhebi geniş şehirdir
gözleri kapamak
İstanbul’u dinlemek delilik etmektir
Ve bu yüzdendir
En kuytu duvarlarında yazar
Burada rahatlayan eşektir.

gün devrilip karanlık çöktüğünde
içinde tanımsız ürperdi
kalabalık yalnızlık
yalnızlık kalabalık
akar gider caddeler
İstanbul’da binlerce ipi boşalmış deli
Bakmışsın ele geçirmişler geceyi
İstanbul’u dinlemek demek
Hesapsız sevişmek
Bundandır İstanbul şehveti
Ömrün gitti gelmez geceleri

Ağlamak İstanbul’da derde deva değil ama
Ağlamak İstanbul’da
zeytinin tadı gibi kuru ekmeğin yanında
Buruktur,acıdır
Lakin eninde sonunda lezzettir, tadımlıktır, katıktır
Ağlamak İstanbul’da
bulunamayanı değil,yiteni anlatır
umut edersin,umut edersin
öyle gelir
İstanbul’da umutlarını bozdurup yesen geçinirsin
Milyonda bir İstanbul adam sivriltir
Bilemezsin nasıl olur da durduk yerde sivrilenle mutlu olursun
Şaşarsın başkalarının sevincine yok yere ortak olmuşluğuna
Tam can çekişiyorum derken düğün alayına karışmışlığına
bu gün şanslı olan başkası değil gelecekteki sensin
Dikiş tutturmak madem ki piyango şansı arar burada
İstanbul kime niyet,kime kısmet
Araya hileyi katmayı ararsın
İstanbul u dinlemek demek
O güzelin güzeli saf duygularına ihanet

apansız saçılmış
arsız bir zaman ki
oldum bittim zamansız
bahar kokusu alır
heyecanlara dolanır
tanıdık bildik
kayısı
erik
aldanır çiçek açar
pembe
beyaz
çiçeklenir ağaçlar
adı ilk yaz
İstanbul’da gaza gelmek olmaz
Nasıl denir
İstanbul’u dinlemek demek
Fazlasından kazık yemek
İstanbul değirmen
Umut ister
Un ufak edecek
İstanbul fırın
Getirin
Adam pişirecek
Sor
İstanbul hangisi
İstanbul günah keçisi
İstanbul’u dinlemek demek
Neyini seçersen seç
Boş çile
Meğer
Gözün hep diğerindeyse...

Bu şehrin meydanları
On beş
On altı haziranlar
Önemli değil,kimi anlamaz,kimi anlar
Bu şehrin meydanları bir mayıslar
Bu şehrin meydanları
Sokağa çıkma yasağı
Ipıssız uzanıp giderken meydanlara caddeler
Caddeleri panzer bekler
korku sinmiş bu şehrin meydanlarına
Bin dokuz yüz yetmiş yedi bir mayısında
O zamanki ismi ile bir mayıs alanında
Kim kurşunu sıkmışsa yurdun her bir yanından gelmiş emekçilere
Vatanını kurtaran ulu kahraman gibi gelip onlar dönüştü çetelere
Bu şehrin meydanları ruhumun aydınlık yanı
Bu şehrin meydanları gençlik günlerimin gitti gelmez heyecanı
Yürüyüş sıralarında dışa vurup öfkesini
Sokağa taşırıp da sabrı
Bir ağızdan bağırdı
Ve özgürlük,özgürlük sesleri
Polis coplarıyla,panzerlerle dağıldı
Yürüdü canım
Gençliğin rüzgarla savrulmuş ömrü
O da İstanbul caddelerinde yürüdü
Sevdalandı
Çiçek açtı
Neden hep o ilk yaz
Gaza geldi
İstanbul’da gaza gelmek olmaz...

İstanbul güzel şehir
İstanbul gelişigüzel şehir
İstanbul yaşadığım şehir
Bu şehir albenisi çeşit şehir
Ayrı lezzettedir
Bu şehirde her seyir çekilir
Kazançlara
Kayıplara İstanbul denir
İstanbul’u dinlemek demek
Güzelim koynunda yorgun düşmüş beden
Uzanmak yatağa
Aklımda bir daha
Aklında bir daha
Gözleri kapamak
İstanbul’u dinlemek demek
Umutla ömrü evermek güzelim
Ömrü umutla evermek...

İstanbul’u dinlemek demek
Açılmak kendine
Kim bilir rahatlamak belki
Yada ne bileyim
İstanbul’u dinlemek demek
Denemek bitirmek
Bitirmek denemek
Büyüklenmek
Tövbe etmek
İcadına girişmek yeni tövbenin
Bahane yaratıp yeni tövbeye
Sonra yeni bir tövbe daha yine
Hani deki
İstanbul’u dinlemek demek
Boğaziçi’nden geçen gemilerin kaptanının telaşında
Geçene kadar rota üstüne rota çizmek
Kaçırınca ipin ucunu kıyılara bindirmek
İstanbul’u dinlemek demek
çokça da iki yakayı bir araya getirememek
bir de ne?
İstanbul’u dinlemek demek
değildir böyle düşünmek…
1994
 

İrfan Kaban

 
 

İstanbul (Birinci şiir)

Neler bilirdin,neler
ne çare ki,ne eder
Hep bir çıkar bekledi seneler
Kimi pusuda para,
kimi kaba gücüyle uluorta,zorla
Nasıl, gelin donatır gibi donattıysa seni Allah
kaç acemi eli değdi güzelliğine tersi itinayla
hep bana
hep bana,kurnaz
işte onlar dedirttiler bu İstanbul şehri iflah olmaz
hizmet belgen bu:
para idin oldun pul
seni paralayan öğünsün
ey,şehirlerin şehri İstanbul
Manzaranın görkeminden içine sinse insanların
Olmazdı böğründe yükselen betonlar
Ne fukaralar
Ne ahım şahım zengin olanlar
Utancından yerin dibine geçerdi geçen yıllar
İştah kurcaladıkça oranı buranı
Ne bakir güzellik kaldı
Ne orta yaş tadı
Kalandı eski İstanbul anıları
 

İrfan Kaban

 

       EN HAKİKİ BAYRAM!

            15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara’da toplanan CHP ikinci kurultayında Atatürk konuşmasının bir bölümünde şöyle sesleniyordu: “Panislamizm…Panturanizm… siyasetinin muvaffak olduğuna ve dünyayı sahai tatbik yapılabildiğine tarihte tesadüf edilememektedir…Bizim vuzuh ve kabiliyeti tatbikiye gördüğümüz mesleki siyasi,milli siyasettir…Milli siyaset dediğim zaman,kast ettiğim mana ve medlul,şudur:Hududu milliyemiz dahilinde,her şeyden evvel kendi kuvvetimize müsteniden muhafazai mevcudiyet ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve umranına çalışmak…”

            Alıntıyı sadece bir bilinç tazelemesi olarak yaptım.Panislamizm ve Panturanizm deyimleri kullanılıyor ve bunların denenmişliğine rağmen başarılarının olmadığından söz ediliyor.Yani onlardan ileriye yönelik bir gerçekleşmezlik öngörüsü olarak bahsetmiyor, tarihte denemişliklerinin başarısızlığından söz ediyor.Milli siyasetten bahsediliyor ve bu millilik de hududu milliye olarak çizilerek millet kavramı hududu milliye ile tanımlanıyor. Bu bilinç tazelemesini yaptım çünkü,bugün büyük hayallerin çocukları olmak gibi bir serüven tarihte denenmemiş olarak yutturuluyor.İçinde bulunduğumuz yaşamsal süreç geleceğin geçmişle olan ilişkisini şimdi daha da önemli kıldığından tarih bilincimiz önemli bir olgu olarak karşımıza çıkıyor.

            Milli irade sahibi olmak aynı zamanda diğer devletlerle bir eşitlik anlayışının anlatımıdır.Kendini önce öyle hissetmek öyle görmek sonra da bağımsız iradeyi sağlayıcı tüm diğer donanımları yakalayarak Çağdaş devlet olmak demektir.Elbette buraya kadar biz, bir önceki yüzyılın başlarındaki deneyim ve çıkarımlara değindik.Ama günümüz dünyası bize bu bilinci tazelemek durumunda olduğumuzu gösteriyor.Gerek insanın doğa ile olan savaşımında geldiği teknolojik gelişimin düzeyi ve gerekse insanın insanla olan savaşımında toplumların geldiği düzey şüphesiz dün olduğu düzeyde değil,onu hızla sollamış,dolayısıyla oldukça gerilerde bırakmış durumda.Fakat işin ilginç yanı koşullar değişmesine rağmen yasalar değişmiyor…

            Hatırlanacağı üzere Osmanlı İmparatorluğu aynı zamanda bünyesinde Halifeliği de barındıran bir imparatorluktu.Tahmin edileceği gibi o tarihlerde kitle iletişim araçları bugünün yanında emekliyor bile sayılmazdı.Dünya bu denli küçülmemişti ve insanlar  köyünden başka dünyaya sadece bir fiil açılmamış değil,bilgi olarak da kapalıydı. O şartlar altında bile, tek- tek insanların ben de böyle düşünüp böyle davranıyorum demek durumunda olmadıkları, yöneticilerinin emrine amade oldukları bir dünyada bile Osmanlı İmparatorluğunun cihat çağrısı komik bir çağrı olarak kalmış,kulak asan olmamıştı.Bu kulak tıkanmışlığı sadece Araplara özgü kalmamış,Kafkaslarda bile paylaşılmıştı. Ama şimdi gelin görün ki, cazip hale getirilmiş bir İslam anlayışını devlet çatısına oturtmuş Türkiye’nin İslam dünyasına önderlik edebileceğinden dem vuruluyor.Tilki ağzında peynir gördüğü kargaya sesin güzel demiş: Şimdi seksen beş yıl kendini ‘tanımayan’ bir toplumdan şarkı söylenmesi isteniyor. Ve buna ötekileri boş verinde sesini bir b.. sanan aydınlar da bu yeteneğimiz ortaya çıkacak diye sahip çıkıyor…

            Dünya değişmiş de bizler dinozor kalmışız.Bu anlatıma kızıyordum, hem de çok kızıyordum.Ama hep şunu diyordum:Eğer dünya denildiği anlamda değiştiyse dinozorlar zaten yaşamamalı.Yani bizler asla olmamalıyız.Eğer yaşayan dinozorlar varsa, yani hala yaşıyorsak  da dünya denildiği anlamda değişmemiştir.Ama bunu sadece diyordum. Şimdi ise onların yanıldığını çok güvendikleri serbest piyasa sistemi açığa çıkardı.Neredeyse Marks’ın tarihte olmadığı kadar kitabı şimdi tüketilmekte…

            12 Eylülden sonra meşhur bir aydınlar dilekçesi ve davası vardır Ferhan Şensoy bir oyununda ne güzel dalga geçiyordu altındaki imzaları görünce… “Bunlar Aydınsa ben Manisa’yım dedim,imzalamadım” diyordu…

            Efendim insanlarımızı bir arada tutan çimento dinmiş!Bunu söyleyenler işin tuhafı bizi yönetiyorlar.İkinci Cumhuriyetçilere burada lafım yok -onlar zaten ikinci-ama hala 1923 yılında kurulmuş ve seksen beşinci kuruluş yıl dönümünü kutlamak üzere olduğumuz Cumhuriyet söz konusuysa bu ne aymazlıktır?Niye mi? Yine yanıtını kuran kişiden yani Mustafa Kemal Atatürk’ten alalım:

            “Hakimiyet ve saltanat hiç kimseye,ilim icabıdır diye,müzakere ile,münakaşa ile geri verilemez.Kudretle ve zorla alınır…Nitekim Türk Milleti hakimiyet ve saltanatı,isyan ederek kendi eline bilfiil almıştır.Bu bir emrivakidir.Mevzubahis olan millete saltanatını,hakimiyetini bırakacak mıyız,bırakmayacak mıyız değildir.Mesel zaten emrivaki olmuştur.(olup bitmiştir) Şimdi de mesele bu emrivaki olmuş hakikati ifade etmekten ibarettir.”

            Ilımlı İslam çatısı diyorlar,coğrafyaya açılıp büyümek diyorlar,mevcut anayasa coğrafi büyüme önünde engel diyorlar,batı ,özellikle ABD yönetimi bizim devlet çatımızda ‘kıyak’ ayarı yaparak bir coğrafya üzerinde liderliğimizi öne sürmeye çalışıyor.İçimizde bu isteklere canı gönülden katılanlar var.Ve ekliyorlar ya büyürsünüz yada küçülürsünüz! İşte tam da bu durumda tarih bilincimizi tazelemekte fayda var:Onların ya büyürsünüz yada küçülürsünüz dedikleri şeyin ne olduğunu bizler Lozan’dan,ondan da öncesinden biliyoruz. Zaten Atatürk de yazı başlığında kullandığım alıntıda buna işaret ediyor. Size büyümek için verdikleri taktik aslında sizin küçülmenizin BÜYÜK bir başlangıcından ibarettir…

            Seksen beş sene geçti.Ellinci yılında orta okuldayken  kompozisyon yarışmasında bir arkadaşım yazısına başlık kullanmıştı: “Elli Yaşında Bir Genç” diye,şimdi seksen beş yıl oldu yani üstünden geçen otuz beş seneden sonra ben de ikincisini sayıklayanlara karşı yineliyorum: Şimdi arkadaşım senin anlatmak istediğinden de yararlanarak diyorum ki; Seksen Beş Yaşında Olgun bir Genç…

            Cumhuriyet Bayramınızı Kutlar,akıl ve bilimin rehberiniz olmasını dilerim.

           

           

 

             KURŞUN SEVDA ÖLDÜRMEZ

            YETER Kİ ALDATILMAK OLMASIN…

            Kemençe eşliğinde horon tepiyor gençler ve en genci asker yolcusu…Karadeniz’in dobra sözlü türküleri söyleniyor…Söyleyenlerin en genci ise bütün türkülerin sözlerini ötekilerden daha iyi biliyor. Sadece iyi bilmiyor,daha bir yürekten söylüyor…

            Bir ağabeyi ona dönüp:          “Seyfettin bunlar seni yanıltmasın!Askerde çöp topla, çim yont var.Burada çim yok,şimdiden alıştırma olur hadi sen kül tablalarını boşalt” diyor.

            İkiletmiyor Seyfettin kül tablalarını boşaltıp yeniden horona giriyor.Seyfettin’i anlatıyorlar bana: “Bu çocuk Sinop’lu” diyorlar. “Sinoplu ama, Trabzon’a Sinop’dan çok gitti. Bizim oraların bütün türkülerini bilir.” Bu sırada bir türkü söyleniyor:

                        Şimdi eller ediyor yarimin tarlasını

                        Demek boş yere yandım,ulan vay anasını…

            Diğerlerinde olduğu gibi en yürekten söyleyeni yine Seyfettin. Seyfettin Yavuz.

            Bir ara yanıma çağırıp anlatılanların doğru olup olmadığını ona soruyorum; “Doğrudur” diyor.Senin bu gitmelerinde bir sebep olmalı diyorum.Susuyor. Konuyu deşmek istiyorum ve ona orada biri var değil mi diyorum.Söylemek istemiyor,muzip bir gülümseyişle susuyor.Üsteliyorum. “Var” diyor. Adını soruyorum,oldukça sıkılıyor,mahsuru varsa tabi ki söylemeyebileceğini belirtiyorum. “Ayşe” diyor.

            Sevda güzel şey,sevdalanmak güzelin de güzeli bir şey.Öteki bütün her şeyi unutturur, sanki tekmil zaman onun için kuruludur.Sevgilini gördüğünde saatin zil zembereği ağır ağır boşalmaya başlar.Zamanıdır,tam vaktidir.İstersin hep zil çalsın,istersin zaman yeniden hiç akmaya başlamasın.Ama zaman hain davranır.Tam demir atacağını sanırken demiri toplanır.

            Ertesi gün asker yolcusuydu Seyfettin.Vatana askerlik hizmetini ödemeye gidiyordu. Sinop’da doğmuştu,İstanbul’da çalışıp yaşıyordu ve Geçen yıllarda Sinop’dan çok Trabzon’a Tonya’ya gitmişti.

            Hayat dönüyor.Ticaret erbapları işini yürütüyor.Kimi için ekmek aslanın ağzında, kimi herkes pasta yiyebiliyor sanıyor.Şu çatışma haberleri de pek sık geliyor.Nice gencimizin sevdalarını öldüren,sakat bırakan kurşunların haberleri...Berbat iş,fena iş…

Şimdi eller ediyor yarimin tarlasını

Demek boş yere yandım,ulan vay anasını…

           

 
Ruhumuzu Teslim Alan Şeytan

Kaç uykuda düşte uyandırıldık
Kaç düşte uykudan uyanmışız sandık
Madem ki bilincimiz etkisizdi,yerinde değildi
Hayat
Uykuda başlar,uykuda sona ererdi.
Ne denli öğünsek azdır
Öyle der insanlık gururumuz
Yapay gereksinimler yığar
Kendi üretkenliğimizin esiri oluruz.
Sabahtan başlar kızarır,
Çınlar kulağımız
Seğirir gözümüz
Hayır olsun
Aman da ne tatlı kaşınır elimiz....
Belli;
Belli belirsiz bir hedefteyiz biz
Pazarlamacının reklam manevrası
Usta tezgahlar açar
Beynimizde kurulur teknolojinin en son harikası
İt gibi çalışırız da satın almaya
Lakin gelmez önü arkası
Ne dirilik kalır,ne soluk
Ne bir, dur- aman
Koşturmacada başlar ömür
Koşturmacada biter zaman
Kışkırtır durur insanlık gururumuz
Bizim de olsun almalıyız
Hem kimin kızından aşağıyız?
Kaç uykuda düşte uyandırıldık
Kaç düşte uykudan uyanmışız sandık
Madem ki bilincimiz etkisizdi,yerinde değildi
Hayat
Uykuda başlar,uykuda sona ererdi.

 

 
 
Bomba - Çocuk ve Bir Anne

TOSHİO’YU bilir misiniz?
Altı ağustos 1945 sabahında
Evlerinin bahçesinde oynayan TOSHİO’NUN öyküsünü
O, dokuz-on yaşlarında bir çocuktu
Minik ellerinden birinde annesinin verdiği fıstıklar
Diğerinde tuttuğu sopayla toprağa uçak resimleri çiziyordu
TOSHİO daha tam anlamıyla savaş nedir? Bilmiyordu.

O sabah kardeşleri arasında ilk o uyanmıştı
Ve gidip annesine sarılmıştı
Annesi yorgun elleriyle saçlarını okşamış
Gözlerinin içi gülen bakışıyla ona bakmıştı
TOSHİO annesinin bu bakışına bayılırdı
Nicedir annesi böylesi bakmayı unutmuştu
Ama şimdi,insanın ta içini ısıtan o bakış karşısındaydı
Annesinin bu bakışını ne kadar da çok özlediğini hatırladı
Ardından, kaybettiği bir şeyi bulmanın mutluluğunu yaşadı
Sarıldı,sarıldı…defalarca annesine sarıldı.

TOSHİO bahçeye çıktı,oyun oynuyordu
Fıstıklarından bir kaçı yere düştü
Eğilip onları geri toplayacaktı
Bir şey onu fırlatıp yere attı
Her yer bembeyaz bir ışıkla yandı
Parladı,yandı.
TOSHİO kendini kaldırıp yere atan şeyden ürktü
Parlak ışıktan ürktü
Küçücük yüreği hızlı- hızlı atmaya başladı
Burnu kanadı
Kollarında ve ayaklarında acı hissetti
Yere düşürdüğü fıstıkları oracıkta unuttu
Yalnız anne diye bağıran sesini duydu
Ardından annesinin sesini duymayı bekledi
Bekledi-bekledi-bekledi
Bir asrın ne kadar zaman olduğunu bilmeden
Ona bir asır beklemiş kadar geldi
Soluklaşan gök yüzüne baktı
Çok uzaklarda annesinin yüzünü gördü
Yorgunluktan solgunlaşmış yüzünü
Gökyüzü annesinin yüzüydü
Annesinin yüzü gökyüzü
Gökyüzünün gözlerinde annesinin tatlı gülüşünü aradı
Bakındı-bakındı-bakındı
Hava karardı
Şaşırdı
Daha önce bu kadar çabuk akşam olmamıştı
Gözlerini yumdu
Sonra yine açtı
TOSHİO bağırmaya başladı
Anne!
Anne!
Anne susadım.
Gökyüzü ceviz iriliğinde su damlaları yağdırmaya başladı
TOSHİO’NUN çağrısıyla annesi yağmura dönüştü
Şehrin üzerinde gün, kül rengine dönmüştü
Hiroşima yanıyordu
TOSHİO’NUN annesi yağmur olmuş, saçlarını okşuyordu…
 

İrfan Kaban

  
Kızma Ama,Durum da Böyle

Kusura bakma Tanrım
yazması bana düşmez ama, ne yapayım dayanamadım
baktım ki,seni çok övermiş davranan kulların
öyle küçülüyorlar ki; pire yanlarında deve
kulak asmayacaktım da yine
seni indirmeleri yok mu kendi düzeylerine
yani isyan edesim geldi,ortak etmelerine seni cahilliklerine
hoş sen bunları iyi bilirsin ama
ister şeytana uydun de,istersen beni olduğum gibi anla
inat ettim anlatacağım sana
Bizim tarihimizde bir Çanakkale savaşımız var
barut,kan,ölüm kokar
tüfek çatar gibi çatmışız ölülerimizi
yerinden kalkıp savaşa duracakmışcasına vatan sevdası
yüklenmiş de her birinin kafasına
ölümü idrak etmemişler, Azrail’i bile asker sanmışlar aslında
savaş bastırmış Mehmet,Ahmet
Savaş say ki kıyamet
sen bilirsin tanrım,sadece onlar değil
bir de gayri müslümler vardı
kimi doktor falandı ama vatan aşkıyla yanardı
Azrail’in ayırt etmeden onların da canını aldı
Kahramanlık, katında maharetse söyle!
hangi vatandan savunma gördün bu bizimki gibi böyle
kıskanmadınsa, haşa
tenzih ederim,şu kadarcık inancımla
kıskanmayı asla yakıştırmam ya sana
Şu seni çok severmiş gözüken kulların yok mu
Onlar
bulutları,evliyayı,yeşil sarıklıları katıyor da araya
bizim Anadolu insanı değil de senin gücün savaşmış güya
İşte isyanım tam da burada Tanrım
Savaş bitmiş,biz kahramanlıklarımıza rağmen yenilmişiz
Ama onların dediği doğruysa
Yani aslında orada ilahi güçler savaşmışsa
Dilim demeye varmıyor ama
Öyle Tanrım
Sen yenilmişsin galiba…
Beklenir,beklenir
Bu seni yüceltiyoruz diye mangalda kül bırakmayan kullarından
Biz faniler bile alıştık,kaş yapayım derken
Göz çıkarmak beklenir.
Söyle ey Tanrım onlar değil midir
İsa gelecekmiş de Hıristiyan alemini Müslüman yapacakmış diyen
Ve unutup da Muhammet’in son peygamber olduğunu
Ve unutup da zamanın akışını
Söyle ey Tanrım onlar değil midir?
Emperyalizme tutan sömürünün alkışını
Ne yapayım Tanrım, işte ben de böyleyim
Öyle yaratmışsın tahammülüm yok cehalete
Cennet,Cehennem geleceğim de, nasibime
Madem ki beni dünyada yaratmışsın
burada kaldığım sürece bil ki; ben de böyleyim işte …

İrfan Kaban

 
                           

         
         
      KABUĞU KIRDIM
  NEDİM EMİROĞLU

Sarıyer'de doğdu (1931). İlkokulu Sarıyer'de okudu. Askerliğini takiben münibüs işletmeciliğine başladı. Sarıyer-Taksim minibüs hattının açılması çalışymalarına katıldı. Futbola Sarıyer'de başladı ve amatör olarak 1949-1955 arasında altı sezon lacivert-beyazlı formayı giydi. Üyesi olduğu Sarıyer Spor kulübünde 1 dönem (1969/70) yönetim kurulu üyesi olarak görev yapıt. Divan kurulu üyesidir.
 
KARPUZU KESTİM HAYRET, ÇIKTI KELEK,
ADAM SANDIM YAZIK, ÇIKTI PEZEVENK
 
 
Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din; Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar menfur kimselerdir. İşte bi bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Din ticareti yapan bu gibi insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin asıl mücadele ettiğimiz ve edeceğimiz bu kimselerdir.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
.)           
       BİR ŞEY YAPMALI
 
  Sarıyer takımı bir isimdir, bir firmadır ve çok önemli bir markadır. Bunun böyle bilinmesi gerekir!
Bütün bunların yanında
bazı olumsuzlukların Terki konusunda da duyarlı olunmalıdır. Bu nedenle şu hususları bilhassa belirtmek isterim:
1) Sarıyer Spor Kulübü Kısırkaya'dan Aşiyan kadar tüm Sarıyerlilerin kulübüdür, bunun bilinmesi çok önemlidir.
2) Sarıyer Spor Kulübü'nün her kurum ve kuruluşun dostluğuna ihtiyacı vardı
3) Sarıyer Spor Kulübü,
ilçe dahilindeki bütün spor kulüp
leri ile kardeştir, aynı hisleri paylaşmaktadır, Paylaşmaya
devam edecektir
4) Sarıyer Spor Kulübünün
daha çok seyirciye ihtiyacı vardır.
5) SarıyerSporKulübü,
taraftarlarından, zaman zaman meydana gelen olumsuz tezahüratlara son vermesi centilmenlik ve kardeşlik adına istemektedir.
6) Sarıyer Spor Kulübü'nün
Çok büyük maddi sorunları vardır ve bu sorunların aşılması için tüm Sarıyerlilerden, sporseverlerden, kurum ve kuruluşlardan yardım beklenmektedir.
 
SARIYERLİLİK BUDUR
 
GELİN BUNLARI
BİRLİKTE YAPALIM
GELİN SORUNLARI
BİRLİKTE AŞALIM
 
,
,
,
,
,
,
,
,
,
 
 

 

 

 
webista.net
POWERED BY Turkishost.com