|
ARAŞTIRMALAR
13.KİTAP  |
|
2. BASIM |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|

 |
| SUBJEKTİFLİKTEN KORUNABİLEN TEK SİSTEM; İSLAM TEOLOJİSİDİR |
|
Atatürk’ün; ‘Beni Türk Hekimlerine Emanet Edin’ ifadesindeki “hekimler” kavramını biz dar anlamda sadece ‘doktorlar’ diye anlıyoruz. Aslında Hekim; hikmet sahibi/bilge kişi demektir. Yani Atatürk; ‘Beni Türk Bilim Adamlarına Emanet Edin’ demek istemiş ve bununla; tıp bilimciler dahil geneli kastetmiştir. Bu sebeple, özellikle bizim bilim adamlarımıza saygım sonsuzdur. Aşağıda yapacağım özel değerlendirmeden istisna olduklarını peşinen belirteyim.“Medeni Olamazsak; Kıyamet Kopar” yazıma ‘tonyahaber.net’ web sitesinde kısmen olumlu ve genelde de olumsuz bir eleştiri geldi. Eleştiriyi okuyunca anında cevabım hazırdı. Gecikmemin sebebi; bir sürü uğraşım var ve de sert zeminde koşmanın sonucu oluşan adale spazmı ve bel rahatsızlığımdır. Şükür ki; bir yazıyı bir saate yazabilir ve bunu beş dakikada da anlatabilirim. Ancak sıra getirebildim, yoksa on beş gün düşünerek bu yazıyı yazmıyorum. Hiçbir harfine dokunmadan eleştiriyi aşağıya alıyorum.
“Yazınızda bahsettiğiniz "hukuka bağlı yaşamak", kavramsal olarak tamam gibi görünür ama buradaki esas sorun hukuku kimin tanımladığı, kanunları kimin koyduğu, ve bunları yaparken neyi amaçladığıdır. Tam burada bilimsel düşüncenin önemi ortaya çıkıyor. Doğrulardan yola çıkarak yeni doğrulara tarafsız sorgulamayla ulaşmanın tek yolu bilimsel düşünce, bilimsel üretme süreçleridir. Dini düşünce sistemleri temel yapıları itibariyle tarafsız değildirler, çünkü belli ilkeleri savunurken bunların önemli bir kısmının sorgulanmasını dahi kabul etmezler. Halbuki bilimsel düşüncede her doğru aksi ispat edilene kadar doğrudur, veya yeni gözlemlerle değişikliklere uğrayabilir. Bunu için tek koşul, yeni önermelerin bilimsel yöntemlerle üretilmiş olmasıdır. Teolojik düşünce sistemlerinde bu kesinlikle böyle değildir. Yazınızda dini düşünce ve onun getirdiği adaletten bahsederken keşke aynı düşünce sisteminin tarihe malolan adaletsizliklerinden de bahsetseydiniz. Örneğin: Kerbela, padişahlara kardeşlerinin katlini vacip kılan hükümler, matbaayı yasaklattıran anlayış, ve en önemlisi zenginin vurgununa "Allah verdi", fakirin yoksuzluğuna "Kaderin böyle, Allah böyle layık gördü" anlayışıdır. Din insan ile Allah arasında manevi bir anlaşma olarak sosyal bir gerekliliktir, ama modern toplumun hukukunu üzerine inşa edebileceğimiz bir zemin değildir. Atatürk bunu "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir" diye açıklamıştır. Bu hakiki mürşit, hukukunda hakiki mürşiti olursa herkes kurtulur, dünya kurtulur, kıyamette kopmaz. Ama hukukun oturduğu zemin iktidarı oluşturan gücün çıkarları olursa, halimiz aynen bugün olduğu gibi olur”. Saygılarımla. Adnan Acan.
Septik/şüpheci yapım nedeni ile Hasan Kalyoncu beyefendinin telefondaki konuşmasından kendime göre anlam çıkardım. ‘tonyahaber’ in hacmini zorlamak istemediğim için de; yazının sadece sitede yayımlanmasını bizzat kendim istedim. Kıbrıs’ta bir Üniversitenin Bilgisayar Mühendisliği Bölümünde Yrd. Doç. Dr. Olarak çalıştığı bilgisine ulaştığım –yanılmıyor isem- Sayın Adnan ACAN ’ın gerçekten de akademik disipline yakışır, ‘Medeni Bir Seviye’ de yaptığı eleştiriye teşekkür ediyorum. Çünkü hepimiz biliyoruz ki; akademisyenliğin olmazsa olmaz şartı; sorgulamaktır. Gelen olumsuz eleştirilere cevap vermek; aslında benim adetim değildir. Bu bağlamda adeta okyanus gibiyimdir ve hep şu düşünülür endişesini taşırım: ‘Ahmet Bekaroğlu; eleştiriyi hazmedemiyor ve rahatsız oldu’. 2006 yılında, ‘haber 7.com’ da, ‘Hz. İsa Niye Dönsün?’ başlıklı yazım yayınlanmış ve bir günde otuz iki bin kişinin ziyareti ile site rekoru da kırmıştı. Bir cemaate mensup oldukları açıkça anlaşılan kişilerin olumsuz eleştirilerine cevap vermem istendiğinde; ‘Ben yazacağımı yazdım, cevap vermeye gerek duymuyorum’ demiştim. Asla çekindiğim için değil, boşa enerji tüketimi olur diye. Yoksa; alanımda iddialıyım ve burada kimseye de hatır bırakmam. Bu yazıyı yazmaya başlayınca; ‘Muhittin Bey’ in değerlendirmesini de gördüm. Harika bir anlayış, kendisine teşekkür ediyorum. Bu yeterdi ama; şahsıma yönelik olsa görmezden gelinebilecek, İslam Teolojisine karşı ise; yenilir, yutulur ve hazmedilir olmayan ifadeler var ve akademisyenliğin olmazsa olmaz şartlarından birisi de; ‘Bilimde hatır ve gönül olmaz’ ilkesine sonuna kadar sahip çıkmaktır. Bu sadakati göstermek için; eleştiriyi değerlendirmem lazım. Eleştiride açıkça belli olan bir konu var. O da şudur: ‘İslam Teolojisi hakkında eksik ya da yanlış bilgiye sahip olunduğunun – eski bir siyasinin ifadesini kullanacağım- ‘açık ve seçik’ belli olması’. Bu yazıda; sadece ‘Hicret ve Medine’ bağlamında kaldım. Eleştiri konularını ise; hiç aklıma getirmedim ve amaçlamadım. Aslında sayın eleştirmenin kısmen haklı olduğu düşüncesi paralelinde iki tane cümlem de var ama, maalesef ki; değerli eleştirmen hocam onları anlayamadı.
Yazımda; ‘Dini Düşünce ve onun getirdiği adalet’ diye bir ifade kullanmadım, Bilimsel Düşünce’ye laf atmadım, böyle bir düşüncem olamaz, çünkü; ‘Oku’ (Alak, 96/1) emri ile bilimi devreye sokan İslam Dini ile ters düşme lüksüm yok. Kaldı ki ben; bir akademisyenim ve ne diyeceğimin farkındayım. Yazıda; Hz. Peygamber’in bu anayasayı Medine’de bir peygamber olarak değil, bir Devlet Başkanı olarak yaptığından, değişik dine mensup kişilerle bir arada yaşama ilkelerini, inanç ve ibadet hürriyetini gündeme getirmesinden bahsettim ki bu; dini düşünce değil, beşeri bir uygulamadır. Burada sadece ‘Dinde zorlama yoktur’ (Bakara, 2/256) ilkesine sadık kalınmıştır. Kabul edelim ya da etmeyelim; İlahi teolojiler objektiftirler,Beşeri Düşüncede sübjektiflik/hissilik/duygusallık olabilir. Evet; ‘hukuku kimin yaptığı’ çok ve çok önemlidir. Cumhuriyet tarihinde üç dört tane anayasa değiştirdik. Hala daha da yeni bir anayasa üzerinde anlaşamıyoruz. Bunun tek sebebi; hislerimizi bu işlere bulaştırmış olmamızdır. Bugün biz, anayasamızın Medeni Hukuk, Ceza Hukuku bölümlerini aldığımız Batı; Akif’in ifadesi ile -istisnaları var- yırtıcılıkta tek dişi canavar’dır ki; Irak, Gazze, Afganistan vb. yerlerde günde ortalama yüz kişi öldürüyorlar. Buna ne diyeceğiz?
‘Din; kul ile Allah arasında bir gönül bağıdır’; anlayışı; Fesefe’deki ‘Deizm’ Ekolü’dür. Yani dünyayı yaratan bir tanrı var ama; burada insana hiç karışmaz. Kur’an’da devlet modeli yoktur ama; fert ve toplum olarak bize bir sürü görevler yüklenmiştir. ‘Çalışın, adaleti gözetin, hiçbir cana kıymayın, sizi değerlerinizi paylaşmanız için milletlere ve kabilelere ayırdık, iyiliklerde ve takvada yardımlaşın, kötülük ve düşmanlıkta yardımlaşmayın, kavga eden toplulukları barıştırın’ gibi. Aksi takdirde Allah; zevkine göre din koymuş olur ki; buna din denmez. Din; varlık/Evren-İnsan nasıl oluştu? Ana maddesi nedir? Bu konuda ne kadar bilgi sahibi olabiliriz? Ölen canlılar ne oluyor? gibi insan aklına gelebilecek girift soruların cevaplarını bulmada yüce bir gücün tarafsız hakemliğini kabul etmektir. İslam Dini olarak ifade edersek; ‘Oku’ (Alak, 96/1) emri ile başlar ve bütün bilgileri Hz. Adem’in şahsında yeryüzüne indirerek (Bakara, 2/31) bilimi başlatır, insanın yaradılışını yani anatomisini okumasını (Alak, 96/2) sonra da yeryüzü üzerinde akıl yormasını (Hac, 22/46) kendisine ödev olarak verir, hatta ‘aklını kullanmayanlara pislik yağdıracağı’ (Yunus, 100/10) ikazını da yaparak bilimin verilerini kendi ürünü olarak görür ve doğal olarak da, insanın sorgulamasını bilimin içinde kabul eder. Bilgi; insanı meleklere üstün kılan olgudur (Bakara, 2/34). Ayrıca; ilahiyat olan ve olmayan eğitim diye bir tasnif de yoktur. Bütün bilim dallarının öğrenilmesini İslam Teolojisi topluma görev olarak verdiği için; tıp alanında da, hukuk alanında da, mühendislik alanda da çalışanların hepsi ilahiyat faaliyetindedir. ‘Yeni bir veri elde edinceye kadar eski veri geçerlidir’ anlayışı Kur’an’da da istenen bir öğretidir. ‘Allah; her an bir oluş içerisindedir’ (Rahman, 55/29) ayeti ve Hz. Muhammed’in; ‘İki günü eşit olan; aldanmıştır’ buyruğu her an bir yenilik içinde olmanın ve dünkü seviyede kalmanın günah olduğunun ifadesidir. ‘Dini Düşünce sistemleri; temel özellikleri itibarı ile tarafsız değildirler ve sorgulamaya izin vermezler’ söylemi; en iyimser ifade ile; Dini Teolojiden haberi olmamaktır. Hz. İbrahim’in ‘Ölüleri nasıl diriltileceği?’ konusunda Yüce Yaratıcıdan somut örnek istemesi (Bakara, 2/260), Hz. Muhammed’in Abdullah bin Ümmi Mektum’u dikkate almamasının eleştirilmesi (Abese, 80/1-10) buna örnektir. Batıda yakın çağımızda kadınların ruhlarının olup olmadıklarının tartışılmasından on beş asır önce, beyi tarafından boşanıp sokağa atılan bir hanımın Hz. Peygamberin huzuruna çıkarak tartışmaya girmesi, bu hanımın peygamberle yaptığı tartışmada lehine karar çıkması ve bu olayın anlatıldığı sureye, ‘Mücadele’ diye isim olması; (Mücadele, 58/1-4) Kur’anda sorgulamanın yer aldığının ve asla ihmal edilmemesi gerektiğinin en ala örneğidir.
Kardeş katlini yapan Padişahların, bunu ‘Dini bir temele dayandırdıklarını’ ilk defa duydum. Oysa ki, tarihçiler buna; ‘-doğru ya da yanlış- Devlet Düzeninin Bekası İçin’ yorumunu yaparlar. ‘Kerbela Faciası’ ve ‘Matbaayı Yasaklatan Anlayış’ı; biz eleştiriyoruz. --O fetvayı veren anlayış üç yüz sene gecikme ile de olsa hatasından dönme erdemini gösterebilmiştir, ama Galile’yi aforoz etme fetvası da vermemiştir- Bunun dinle ilgisi yok. ‘Yeni önermelerin; bilimsel yöntemlerle üretimin’ den bahsedildi. Bunu hararetle bekliyoruz. Şimdi matbaa değil, internet dünyası da serbest, dinen hiçbir sakıncaları da yok - hatta ‘Windovs 7’ de icad edildi, -‘bizim bilim adamlarımıza saygım ebedi kalmak kaydıyla’- ama büyük bir üzüntü ile söylüyorum, keşke bunların mucitleri bizim bilim adamlarımız olsaydı; sevincimden takla atardım. Şu bilimsel bir veridir ki; ‘Sosyal Bilim’lerde Genelleme Olmaz’. Yani; ‘Windovs 7’ programını, Kıbrıs’ta da, Tonya’da da, İstanbul’da da bilgisayara yüklediğimizde aynı çalışma ortamını yakalarız. Dünyanın herhangi bir bölgesinde yüksek ya da alçak hava basıncı olduğunda yağmur yağar veya güneş kendini gösterir. Aynı durum dünyanın başka bir bölgesinde olduğunda, orada da aynı durum söz konusu olabilir. Ama; bir sınıfın başarı seviyesini ölçmek için, örnekleme seçilecek bir öğrencinin notu ile sınıfın başarılı ya da başarısız olduğu kanaatine varamaz, aksine; öğrencilerin tamamının notları ile sınıfın genel başarı durumunu buluruz. Yani benim hırsızlık yapmam, cinayet işlemem, tüm meslektaşlarıma mal edilemeyeceği gibi; bir hukukçu yalan konuştu diye Hukuk Fakülte’lerini kapatamayız. Kerbela, matbaanın yasak edilmesi, hortumlamak, adaletsizlikler, yöneticilerin yanlışları, ya da –ben ilave edeyim- Fen Bilimlerinin Medrese’lerden soyutlanması ve ‘Madımak Faciası’, nın faturaları faillerine aittir. Bunların faillerini İslam Teolojisi ile özdeşleştirmek; yanlıştır. Bu, Kur’an’ın bir devrimi olarak Hukuk’a armağan edilen, ‘Suçun ferdiliği’ (İsra, 17/15) ilkesini de bilmemek olur.
Atatürk’ün; ‘Hayatta en hakiki mürşid; İlimdir’ sözünü inkar edenin de, İslam Dininin bilimle çatıştığını söyleyenin de Allah belasını versin. Atatürk; bir Osmanlı subayı olarak bizim vatandaşı olmaktan onur duyduğumuz Türkiye Cumhuriyetinin şüphesiz ki en önemli mimarıdır. O; askerliği, devlet adamlığı yanında önemli de bir ilim adamıdır. Ancak şunu da kabul edeceğiz ki; bundan tam on beş asır önce, ‘Yaratan Rabb’ının adı ile oku’, o insanı yapışık bir maddeden yarattı, kalemle yazmayı öğretti, insana bilmediğini öğretti’ (Alak, 96/1-5), ‘Kaleme, ondan dökülen satırlara yemin olsun (Kalem, 68/1) ‘Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer, 39/9)’ ayetlerini Kur’an’da insanlığa ilan eden Hz. Muhammed’dir. ‘Alimin mürekkebi şehitlerin kanından daha değerlidir. Bilgi; müslümanın kaybolmuş malıdır. Bilimsel çalışmada bulunduğu sürece kişi cihad etmektedir, meleklerin özel koruması altındadır, O; Allah yolundadır. Bilgi; müslümanın kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alır, vb.’ sözler de Hz. Muhammed’e aittir. ‘Bilim adamlarını; yeni buluşlar elde etsinler, cepheye gidenleri bilgilendirsinler diye savaşa katılmaktan muaf tutan’ Din de; İslam Dinidir (Tevbe, 9/122). Atatürk; ‘Bizim dinimiz; bilime akla, fenne en uygun dindir. Bizim dinimizde; bilime akla fenne aykırı hiçbir şey bulamazsın. Bunun için son din olmuştur. Senin, benim adım; bir gün unutulabilir. İsmi unutulmayacak tek kişi; Hz. Muhammed’dir’ deme nezaketini de göstermiştir. İlk bilge kişinin; ilahi öğretiden esinlendiği kabul etmediğimizde; O’nun; ‘bilgiyi anasının karnında öğrendiğini’ söylememiz gerekir.
Dünya çok sistem denedi ama ne acıdır ki; mutlu olamadı. Kapitalizmden de; günümüzde insanlığın anası ağlıyor. Çare olarak geriye dinler kalmıştı. Din adına da kilise; ortaçağda, . Galile’yi aforoz ederek insanlığın umutlarını hayal kırıklığına uğrattı ve bu sınavı veremedi. İnsanlığın umudu olarak Geriye İslam Dininin insanlığa haykırışı var: ‘Dünyada mutluluğu oluşturmak şartı ile; ahiret’te mutluluk’. Bunu daha ikinci surenin başında; ‘Bu; içinde çelişki olmayan kitaptır’ (Bakara, 2/2) ifadesi ile haykırır. Ancak, insanlığın bu dine rağbetini engellemek için dış dünya; zenginleri, yöneticileri, bilim adamları ile el ele vererek İslam coğrafyasında; mezhepler, tarikatlar dini içerikli kötü senaryolar oynuyor. Böylece insanlığın bu dine rağbetini engellemek ve onu öcü gibi göstermek istiyorlar ki; ülkemiz de bahsedildiği gibi bundan nasibini almaktadır.
Biz; bu gerçeği görmeli ve enerjimizi birbirimize saldırarak tüketmemeliyiz. Elbette ki; hatalarımızı örtmek gibi bir düşüncemiz olmamalı, bunları eleştirmeliyiz. Önceki yazıya bakılırsa; Irak, Gazze, Afganistan, ülkemiz, vb. yerlerde günde ortalama beş yüz müslümanın öldürüldüğünü gördüğü, bildiği halde konforlu otellerde yiyip içerek ‘Hac İbadeti’ yapılamayacağını yazmıştım. Hz. Muhammed’in Hudeybiye’ de güçlü olmadığı için;‘Umre ve Haccı Boykot Ettiği’ ni söyleyerek, şimdi açık yazayım, ‘Müslümanlar Bu Eziyetten Kurtulana Kadar; Haccın Boykot Edilmesi’ ve birliktelik sağlanması gerektiğini ima etmiştim ama gördüm ki; bu anlaşılmadı. Ben; fanatik bir futbol takımı seyircisi gibi değilim ve Hasan Kalyoncu’ nun ifadesi ile, ‘Eleştirel yazıyorum’. Biz; sokaktaki mezhebci, tekkeci dini anlayışı baz alırsak, ya da ‘Ben Allah’a inanıyorum’ diyen falanca hoca, müslüman ya da yöneticilerin hatalarını; ‘Kur’an’daki İslam’ la özdeşleştirirsek; yanılgıya düşmekten kurtulamayız. Çünkü; Dini Teolojinin temsilcisi yoktur ve Allah adına kimse konuşmasın ve kurallar çalışsın diye de; peygamberlik sona erdirilmiştir (Ahzab, 33/40). (09 Ocak 2009) |
Dr. Ahmet BEKAROĞLU 23 Kasım 2009
HAC’CA GÜCÜ YETENLERİN GÖVDE GÖSTERİSİ
Daha önce, ‘Hac Bilimsel Bir Olimpiyattır’ başlıklı yazım ile günümüzde Haccın ölü halinden kurtulmasının, İslam Dünyasının tekrar eski görkemli günlerine dönebilmesi ile doğru orantılı olduğundan bahsetmiştim. Çünkü; Hz. Peygamberin Haccın; ‘Hacca Niyet/İhram’, ‘Kabe’yi Tavaf’ ve ‘Arafat’ta Vakfe’ olan farzları içerisinde, ‘Hac; Arafat’tır’ söylemi ile, Arafat dağındaki ‘Veda Hutbesi/Son Konuşması’ na dikkat çekmesi ilginçtir. Yani Hz. Peygamber bize şu imada bulunuyor. Her yıl buradan insanlığa sunacak bir sonuç bildirgeniz olsun. Muhtemel; “‘Arafat Bildirgesi’ nerede hazırlanacak?” sorusunun cevabı; Hz. Adem’in şahsında tüm bilgilerin indirildiği yer (Bakara, 2/31) olan Kabe üniversitesidir. Yani bilim adamlarımızın, siyasetçilerimizin, sanatçılarımızın vb. diğer alanlardaki uzmanlarımızın Kabe Üniversitesinin etrafında son şeklini verecekleri çalışmalarını Arafat’ta Dünya Kamuoyuna duyurmalarıdır.
Öyle ise; ‘Hacca Gücü Yetmek ve Hac’da Gövde Gösterisi’ ifadeleri ile neyi amaçlamaktayım?’ konusuna gelince. Hz. Peygamber ve Müslümanlar; müşriklerin eziyetlerine katlanamaz duruma gelince M.622 yılında Allah’ın izni ile Medine’ye hicret etmişlerdi (İsra, 17/80). Hac ve Umre ile ilgili; “Safa ve Merve Allah’ın koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah’ ı ziyaret eder veya Umre yaparsa; onları tavaf etmesinde bir sakınca yoktur” (Bakara, 2/158); “Haccı ve Umreyi Allah için tam yapın. Eğer bunlarda alıkonursanız kolayınıza gelen Kurbanı gönderin” (Bakara, 2/196) ayetleri de nazil olmuştu. Hz. Peygamber ve Müslümanlar bu görevi yapmak istiyorlardı. Çünkü; “İnsanlar için inşa edilen ilk ev Mekke’dedir. O; mübarek ve alemler için hidayettir. Orada açık ayetler, İbrahim’in makamı vardır ve oraya giren güven bulur. Ve insanlardan gücü yetenin oraya gitmesi Allah’ın o kişi üzerinde hakkıdır. Kim inkar ederse; bilsin ki Allah alemlerden müstağnidir” (Al-i İmran, 3/96 - 97) buyrulmuştu. Bu ayetten anlaşıldığı gibi Hac ve Umre; Kurban, Namaz ve Zekat ibadetlerinde olduğu gibi Hz. Ademden beri tüm milletlere verilen görevlerdendi. Ancak Müslümanlar Mekke’ye de gidemiyorlardı. Bu ayetler gereğince Hz. Peygamber Umre yapmak amacı ile, arkadaşları ile yolculuğa çıkmış ve ihrama girmişti. Bunu haber alan Kureyş müşrikleri; Hudeybiye denilen mevkie gelerek Müslümanların geri dönmelerini aksi takdirde kendileri ile savaşacaklarını belirttiler. Mekke’ye elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın öldürüldüğü haberi gelmesi üzerine müslümanlar Allah adına Kureyş’le savaşacakları kararlılığını Hz. Peygamber’e bildirdiler ki buna ‘Bey’at-ı Rıdvan’ denir. Bunu göze alamayan Mekkeli müşrikler Hudeybiye’de antlaşma talebinde bulundular ve Hz. Ali’ nin muhalefetine rağmen bu antlaşma, Süheyl bin Amr ile Abdullah’ın oğlu Muhammed arasındadır’ ünvanları ile imzalanıştı. Çünkü müşrikler; “Senin peygamberliğini kabul etseydik zaten seninle savaşmazdık” diyerek “Allah Rasulü Muhammed” ifadesine karşı çıkmışlardı. Buna göre; “Müslümanlar bu yıl geri dönecekler , gelecek yıl umre için Mekke’ye gelecekler, Müslümanlar kınında bir kılıçtan başka silah taşımayacaklar, Müslümanlar Umre için Mekke’ye geldiklerinde müşrikler şehri boşaltacak, Müslümanlar Mekke’de üç gün kalacaklar, diğer Arap kabileleri iki taraftan birine müttefik olabileceklerdi. Medine’ye sığınan hiçbir Mekkeli iade edilmeyecek, buna karşılık Medine’ye sığınan müşrikler geri verilecekti”. Devletler Hukukuna göre Mekkeli müşriklerin Medine Devleti’ ni kabul ettikleri anlamına gelen bu antlaşmaya gelen eleştirilere rağmen Hz. Peygamber namaz kıldı, kurbanlarını kesti, saçlarını tıraş etti ve ihramdan çıktı. Sonra da; “Ey Muhammed muhakkak ki biz sana apaçık bir zafer sağlamışızdır. Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir” (Fetih, 48/1-2) ayeti nazil oldu. İslam Tarihi boyutunu bırakıp, neyi amaçladığımız konusuna gelirsek şunu vurgulamamız gerekir.
Biz; ‘Gücü Yetme’ den (Al-i İmran, 3/ 97) sadece ‘Maddi Zenginlik’ ve ‘Sağlığı Yerinde Olmayı’ anlamakla kalmamalı bunu; Arafat’ta bir şeyler söyleyebilmek ve Mekke’ye güçlü girebilmek olarak algılamalıyız. Çünkü Hz. Peygamber; miladi 628 yılında gücü yetmediği için ‘Kabe’yi Tavafı Boykot’ ederek Hudeybiye’den geri dönmekle; ertesi yıl yapılan Hac ve Umre’de Mekkeli Müşriklerin üç gün boyunca Kabe’yi boşaltmalarını temin etmişti. ‘Boy Gösterisi’ konusu da şudur. Hudeybiye Antlaşmasından sonraki yılda yapılan Umre ve Hac da Hz. Peygamber Müslümanlara, ‘Kabe’yi tavaf ederlerken ‘Remel’, ‘Iztıba’ ve Say esnasında ‘Hervele’ yapmaları’ talimatını vermişti. ‘Remel’; tavafın ilk üç şavtında, kısa adımlarla koşarak ve omuzları silkerek çalımlı ve süratli yürümektir. ‘Iztıba’; ridayı yani ihramın üst bölümünü sağ koltuk altından geçirip sol omuz üzerine atarak sağ omuz ve kolu ihram dışında açık bırakarak, pazuları şişirerek güçlü olduklarını göstermektir. ‘Hervele’ ise; Say’ın her şavtında Safa ile Merve adlı tepeler arasındaki vadi tabanına inildiğinde işaretli yerler arasında erkeklerin süratli, çalımlı ve canlı yürümeleridir. Bu uygulama ile Müslümanlar; tavaf ve say esnasında kendilerini şaşkın bakışlarla seyreden müşriklere; ‘Hicret ettikleri Medine’de garip kalmadıkları, aksine güçlü oldukları, müslümanlara olası saldırılarını karşılamaya hazır oldukları’ anlamını taşıyan caydırıcı mesajı vererek, 632 yılındaki ‘Mekke Fethi’nin alt yapısını da oluşturmuşlardı.
Konuyu günümüze taşıyarak şunu da söylemek zorundayım. Aksi takdirde iş nöstaljiden öteye geçmez. Ayetteki, ‘Güç getirmek’ ifadesi benim anladığıma göre; Mekke’den temr, zemzem, tepih, takke, seccade, başörtüsü getirmek değildir. Tam aksine; ‘Arafat’ta insanlığa yeni şeyler sunabilmek, sonra da Kabe’nin etrafında Arafat’ın verdiği moralle dünyadaki şaşkın ve sıkıntılı bakışlara meydan okurcasına tavaf edebilmek’ tir. Hac; ancak bu şekilde ölü halden kurtulur ve bilimsel bir olimpiyata dönüşebilir. Burnunun dibinde günde ortalama yüz- yüz elli müslümanın öldürüldüğünü bildiği, gördüğü ve bir de bundan hiç rahatsızlık duymadan; ‘Beş yıldızlı otellerden konfor içerisinde Kabe’yi seyrederek Hac yaptığını sanarak değil’ elbette. Bu sonuçlara varırken dayandığım iki temel var. Bunlardan ilki; Hz. Peygamber’ in güçlü olmadığını düşünerek Hudeybiye’den Umreden vazgeçerek geri dönmesidir. Diğeri de; Hz. Peygamber’ in ‘Güçlü olduğu 632 yılında yaptığı Umre ve Hacda, Veda Hutbesini irad etmesidir. Bana göre günümüzde Hac; bu yönleri ile canlanmasın, ölü haline devam etsin diye, birisi ‘Kota Uygulaması’ olan yöntemlerle kontroldedir. |
|
|
|
NEDİM EMİROĞLU
Sarıyer'de doğdu (1931). İlkokulu Sarıyer'de okudu. Askerliğini takiben münibüs işletmeciliğine başladı. Sarıyer-Taksim minibüs hattının açılması çalışymalarına katıldı. Futbola Sarıyer'de başladı ve amatör olarak 1949-1955 arasında altı sezon lacivert-beyazlı formayı giydi. Üyesi olduğu Sarıyer Spor kulübünde 1 dönem (1969/70) yönetim kurulu üyesi olarak görev yapıt. Divan kurulu üyesidir. |
|
KARPUZU KESTİM HAYRET, ÇIKTI KELEK,
ADAM SANDIM YAZIK, ÇIKTI PEZEVENK
Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din; Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar menfur kimselerdir. İşte bi bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Din ticareti yapan bu gibi insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin asıl mücadele ettiğimiz ve edeceğimiz bu kimselerdir.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
.) 
BİR ŞEY YAPMALI
Sarıyer takımı bir isimdir, bir firmadır ve çok önemli bir markadır. Bunun böyle bilinmesi gerekir!
Bütün bunların yanında
bazı olumsuzlukların Terki konusunda da duyarlı olunmalıdır. Bu nedenle şu hususları bilhassa belirtmek isterim:
1) Sarıyer Spor Kulübü Kısırkaya'dan Aşiyan kadar tüm Sarıyerlilerin kulübüdür, bunun bilinmesi çok önemlidir.
2) Sarıyer Spor Kulübü'nün her kurum ve kuruluşun dostluğuna ihtiyacı vardı
3) Sarıyer Spor Kulübü,
ilçe dahilindeki bütün spor kulüp
leri ile kardeştir, aynı hisleri paylaşmaktadır, Paylaşmaya
devam edecektir
4) Sarıyer Spor Kulübünün
daha çok seyirciye ihtiyacı vardır.
5) SarıyerSporKulübü,
taraftarlarından, zaman zaman meydana gelen olumsuz tezahüratlara son vermesi centilmenlik ve kardeşlik adına istemektedir.
6) Sarıyer Spor Kulübü'nün
Çok büyük maddi sorunları vardır ve bu sorunların aşılması için tüm Sarıyerlilerden, sporseverlerden, kurum ve kuruluşlardan yardım beklenmektedir.
SARIYERLİLİK BUDUR
GELİN BUNLARI
BİRLİKTE YAPALIM
GELİN SORUNLARI
BİRLİKTE AŞALIM
,
,
,
,
,
,
,
,
,
|
|
|
|