"Kaktüs serasının içinde yetiştik,Sevdik,Sevildik.Herkesle dost,Arkadaş olduk,Lakin hiç bir diken elimize batmadı!"
 
 
 
ARAŞTIRMALAR
13.KİTAP  
2. BASIM 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Valid CSS!

 

               

                                    FIRTINA İLE YOLDAŞ     
                               DENİZLE KARDEŞ OLANLAR

                              SARIYERLİ ŞABAN REİS 

     Babası “Nereli olduğunu bil, doğduğun köyü, şehri kolay terk etme” demişti. Ne demek istiyordu babası? Bunu düşünürken yine babasının konuşmaları sökün etti beyninin derinliklerinden: “Bak uşağım (1), Rize deduğun (2) bizum (3) köylerin merkezidur da! Dişardan (4) gelenler görür de bayılurlar (5) buriya (6). Her tarafı yemyeşildur (7). Buriya gelenler bi (8) daha kolay pirakup (9) gidemezler buradan!”

     Babasının söylediklerini tekrarlar gibi konuştu Ali Rıza; “Doğri (10) deyi (11) babam, burası pirakup da gidilmez da.” İskele tarafına doğru yüklendi yekeye (12), rüzgarla birlikte tay gibi gerildi yelken. Açığa doğru ilerlemeye başladı kayık. Kayıkta, kararsız Ali Rıza! Hem denize açılıyor  hem de hayıflanıyordu: “Gidemedum, gidemedum, yine gidemedum” diye. Başıboş ,tek başına kayıkla gittikçe gitti. Nereye gittiğini ne yapmak istediğini bile bilmiyordu. Denize elini uzatıp ıslattı, sonra da yüzünü yıkadı soğuk deniz suyu ile… Dolu dolu bir avuç  su alıp ağzına götürdü gayri ihtiyari sonra yine denize boşalttı. Dönüp karaya baktı: “Uyi (13), ne kadar da uzaktayım” dedi.  Sonra kıyıya gitmek için geri döndü.

1) Dediğin, 2) Oğlum, 3) Bizim, 4) Dışardan, 5) Bayılırlar, 6) Buraya, 7) Yemyeşildir, 8) Bir, 9) Bırakıp, 10) Doğru, 11) Diyor, 12) Dümene kumanda etmek için üst kısmına takılan kol, 13) Yahu.

    

     Uzaklardan Rize’yi seyrediyordu. Dağlarının en uç noktasını bir türlü göremiyordu. Sis bulutu tepeleri boydan boya kaplamıştı. Yamaçlara doğru ormanlar ve yeşillikler seçiliyordu. Beyaz badanalı seyrek evler; aşağıya doğru ince dudak gibi kıvrılıp giden deniz kıyılarında sıklaşıyordu

     Kayık kıyıya doğru ilerledikçe yeşilliğin içine giriyordu. İki deniz arasında kalmıştı; biri mavi deniz diğeri doruklardan eteklere akan yeşillikler denizi. Ne kadar çok yeşili vardı Rize’nin: Koyu yeşil, nefti yeşil, çimen yeşili¸ filizi yeşil… Değişik tonda  yan yana birbirlerine nispet eden yeşiller, güzelliklerini sergiliyorlar,  kırmızı kiremitli, beyaz badanalı tek katlı, iki katlı evler papatyalar gibi yeşili süslüyorlardı. Tepeleri birbirine bağlayan çizgi gibi patika yollar yeşilin içinde süzülüyordu.

     Kıyıya yaklaştığında Rize’yi doya doya seyretti. Babasının  “Doğduğun şehri kolay terk etme” deyişini yineledi. Hak verdi babasına. Uzaktan, önce camilerin ince minareleri sonra sahile hakim bir tepe üzerindeki kale dikkatini çekti. Bizans döneminden kalma  tarihi kale hala dimdik ayakta, ben buradayım yıkılmam diyordu. Vadilerin bittiği yerde başlayan dik yamaçlar ve tepelerin eteklerinde inşa edilen çok pencereli, beyaz badanalı, kırmızı kiremitli  taş veya ahşap konaklar, evler dikkat çekiyordu. Kıyıya yaklaştıkça demirli çektirmeler, guletler, takalar büyüyor, mavnaların yükünü boşalttığı gemi dev gibi ulaşılmaz görünüyordu Sonra yelkenli kayıklar, mavnalar, çirnikler (1). Uzaktan karınca gibi küçücük görünen insanların telaş içinde sağa sola gidip geldiklerini gördü.

1)Rize ve Trabzon balıkçılarına has bir kayık çeşidi.

      “Nereli olduğunu bil, doğduğun köyü, şehri kolay kaybetme”. Babam doğru söylüyor dedi. Yekeyi sancağa dayanıp kayığın başını Fetekoz’a (1) (Gündoğdu) çevirdi. Uskutayı (2) çekerek yelkeni biraz daha gerdi. Kayık şaha kalkmış tay gibi ileri atıldı. Haldoz (Portakallık), Hamrik (3) (İslampaşa) mahallelerini ve Askoros (Taşlıdere) deresini geçti. Yükseklerden akarak gelen hırçın ve bol köpüklü Askoros deresinin denizle buluştuğu yerde taş kayıklarını gördü. Her kayığın yanında iki kişi; Askoros deresinin sürükleyip getirdiği ve akış gücünü yitirdiğinde derenin denize dökülen en yakın yerine bıraktığı taşlardan kayıklarını doldurmaya çalıştıklarını gördü. Adamlar önce deniz içinden taşı seçiyor sonra yerinden oynatıp, kucaklar gibi iki yanından kavrayarak yavaş yavaş kendine çekiyordu. Bundan sonrası kolaydı onlar için. Taşı dizleri üzerine alıyor bir an dinlendikten sonra yine  taşı sevgilisine sarılır gibi kucaklayıp kaldırıyor ve kayığın içine bırakıyordu. Adamlar bellerine kadar suyun içinde kendilerinden ağır taşlarla uğraşıyorlardı. “Zor iş” diye düşündü. Yanından geçtiği yüklü kayıktakilere el sallayarak selam verdikten sonra yoluna devam etti.

      Babasının söyledikleri aklından çıkmıyordu. Ne demişti babası: “Nereli olduğunu bil, doğduğun yeri kolay terk etme”. Başka ne diyordu: “Buriya gelenler bi daha kolay gidemezler.”  Duruyor, duruyor “Babam doğru söylemiş” diyordu. Kayığı ile kıyıya biraz daha

1) Harbiye Nazırı Enver Paşa yayınladığı 5.1.1916 tarihli emirle Osmanlı sınırları içindeki Rumca. Ermenice ve Bulgarca yerleşim bölgesi ve isimlerinin değiştirilmesini ister. Trabzon Valiliği çalışmayı 3.7.1916 da tamamlar. Böylece Fetekoz’un adı Gündoğdu olduğu gibi, diğer yerleşim yerlerinin de isimleri değişti.

2) Yelkeni germek için kullanılan kalınca ip. 3) Buraya Homrik ve Humruk da denilmektedir.

yakınlaştı. Bir tarafta yeşil bir tarafta mavi. Yeşil ile mavi arasında bir tuhaf olmuştu. Derin derin nefes aldı, boğulur gibi oldu. Kayığın üzerinden gelip geçen martılar ila dalıp çıkan mimilikler (1) olmasa, mavi ile yeşil arasında delirmesi işten değildi. Yeşillikten gelen rüzgarla dolunca yelken, kayık kendisini kucaklayan mavi deniz üzerinde uçarak Hamalyoz –Hamaynoz- (2) (Balıkçılar) köyü limanına göz açıp kapayıncaya geldi. Kayığı ırgata bağlayıp, çekti rahatladı.

      Çarıklarını giyip deniz kenarında kendi başına bir süre dolaşıp durdu. Kumlara, çakıllara, taşlara baktı. Kumların un gibi oluşuna bir türlü akıl erdiremedi. Kumlar inceden kalına doğru gidiyordu. Dereye yakın geldiğinde kalın kumun bittiği ve çakılın başladığını gördü. Kumlar sarı, çakıl taşları renkli renkliydi. Sanki özenerek renklendirilmişlerdi: Siyah, kırmızı, sarı, kahverengi, yeşil!... Eğilip birkaç taş seçip aldı. Renkli taşlar avucunun içinde, oynaya oynaya balıkçıların çok olduğu Hamalyoz’un içinden kendi köyüne doğru yürümeye başladı.

     Hamalyoz en büyük balıkçı köylerinden biriydi. Halkının hemen hepsi balıkçılık yapıyordu. Balıkçılık yapmayanların bir kısmı navlun işi yapan büyük gemilerde gemici olarak çalışıyor, bir kısmı da gurbette oluyordu..   Tarla, bahçe ve ormancılık yapanların sayısı çok azdı. Ne uzuyor ne kısalıyorlar, her şey aynı, değişen bir şey yok.Uzun ve ince minareli cami gözüne ilişti. Köyün en önemli yapısıydı. Kalın duvarlı taş mektep de dikkat çekiyordu. Diğer köyler gibi, Hamalyoz’da bütün evler aynı, bahçe içinde idi.  Hamalyoz’un içinden kendi köyüne; portakal, mandalina, limon, armut, şeftali

1) Karabatak. 2) Her iki isim de kullanılıyor.

ağaçları arasından geçen yolda yürüdü.  İç kısımlara doğru fındık, kestane, dişbudak ağaçları çoğalıyordu. Geceden yağan yağmur’un bıraktığı su birikintilerini geçerek suya ve çamura batıp bulaşmadan köy yolundan patika yola ulaştı. İçerilere doğru gittikçe dik tepeler, yamaçlar; yamaçların üzerine kurulan beyaz badanalı evler karşısına çıkıyordu.    

     Köy başına geldiğinde bir süre durdu. Hem dinlendi hem de kendi köyü ile karşıdaki komşu köyü seyretti. Bahçe içindeki beyaz badanalı evlerin hepsi aynı büyüklükte, akran gibi. Köyde göze çarpan  bir düzlük yok. “Olmaz elbet, bu kadar dik yamaçta düzlük mü olur?” diye düşündü.

     Ali Rıza köyünü, köy başı denilen yerden doyasıya seyretti.  Babasının söylediklerini aklından geçirdi ve “Babam haklı” dedi. Böyle köy, böyle evler, ağaçlar, yeşillikler nerede vardı ki? Birden gülümseyen güneş, ılık hava, sonra  üzülerek ağlayan gökyüzü ve bereketli toprak nerede olur ki?

     Ali Rıza tek tek saymaya başladı: Kendi evleri, dayılarının evi, ebelerin evi, Gürcülerin, Süleymanların, Yaşarların, Osmanların evleri… Hepsi de birbirine benziyor.

     Tepede bir süre durdu. Etrafına bakındı. Karşı tepenin yamaçlarına bağdaş kurmuş gibi çöken koyu sisi seyretti. Biraz rüzgar olsa hemen dağılır diye düşündü. “Zaten sis bizim köyün komşusu gibidir. Hiç eksik olmaz ki” dedi. Eve doğru yürüdü, beş on dakika sonra evin yanında idi.

     Köyde evler bahçe içinde olur. Evin yanında nayla (1) bulunur.  Evin rüzgarı az gören tarafında, dört

1)Serander (Pağsa, paksa da denilmektedir). 
 
 
 
 

NAYLA-SERANDER


 
 
 Rize Çamlıhemşin Konaklar mahallesinde

            bir nayla (serander) 
 
 
 
 
 
 
 

ayak üzerinde duran bir kenef (1), ahıraltının (2) az ilerisinde, düzce bir alanda kuru ot yığınlarının midyene getirdiği tomoniyi (3) gördü. Eve ulaşmak için etrafı sık komar ağacı ile fikuki (4) kaplı patikayı andıran yoldan tahta (5) kapıya vardı. Kapıdan sarkan ipi çekince sürgü geri gelip kapı açıldı. Önünde büyükçe bir meydan, meydanın kenarında yazın kullanılan ocak gözüne ilişti. “Oh be!” diyerek kenardaki ağaç oluktan akan soğuk sudan kana kana içti. Her zamanki gibi naylaya gidip bahçe tarafındaki kerevete oturdu. Dalgındı, yeşillikler arasında birilerini arar gibi bakınıyordu. Israrla canı yanmış gibi bağıran tavuk seslerine dönünce üstü ve yan tarafları teneke ile kaplı baraka gözüne ilişti. Nayla da baraka da köylerin vazgeçilmezleri idi. Buna inanıyordu. Öyle olmasaydı, bahçe işlerini gören aletler; bel, kazma, caba, kürek, nacak, tahra, balta ve taşıma işleri için kullanılan; arka sepeti, kol sepeti, kuviça (6); iskele ve fide dikiminde kullanılan harci (7) barakada bulunur muydu? Aklına geldi, çocukken yumurta dolu kuviçayı eve götürürken nasıl düşürdüğü… O günkü gibi ürperdi. Anası yumurtaların hepsinin kırıldığını görünce nasılda dövmüştü kendisini. Avazı çıktığı kadar ağladığını, üzülen annesinin de arkasını dönüp oğlunu dövdüğü için gariplenerek ağladığını görmüştü. “Vay be, ne günler” diyerek güldü.

      Oturduğu kerevetten eve gitmek için kalktı ama vazgeçip yine oturdu. Koca bir sıçanın  nayla direğinden yukarı çıkmak için verdiği mücadeleyi gördü. Sıçan büyük  uğraşla nayla direğinin üst kısmına kadar çıkıyor,

1) Tuvalet, WC, hela, yüznumara ve ayak yolu da denilmektedir. 2) İnek, koyun gibi hayvan pisliklerinin konulduğu yer,  3) Ot yığını, 4) Ormangülü, 5) Böğürtlen, fuska da denilmektedir, 6) Küçük el sepeti, 7) Sırık. 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 Fındıklı’da (Rize) Çağlayan mevkiinde

            örnek bir nayla (serander) 
 
 
 
 

son hamleyi yaptığında yere düşüyordu. “Ne inatçı hayvan” dedi. Sıçan ısrarla direkten yukarıya çıkmak için mücadele ediyordu.

      Babasının “Nayla köy evlerinin canı, can damarıdır” dediğini hatırladı. Öyle olmasa bu kadar önem verilmezdi diye düşündü. Naylayı yaptıran zenginse mimarisine çok dikkat eder. Güzel olması   zenginliğin, saygınlığın ölçüsü sayılır. Babasına sormuştu “Bizim nayla hem büyük, hem de güzel, biz zengin miyiz?” diye. “Senin aklın ermez,  zenginliğe, fakirliğe sus” demiş, daha fazla konuşmamıştı. Konuşmamıştı ama; kendi naylalarının iki katlı, üst katında küçük dört beş odacığın bulunması, nazar değmesin diye bahçe kapısına bakan yüzüne bir inek başı iskeletinin bulunması fakirliğimizi göstermiyordu diye düşündü. Nayla odacıklarının tıka basa; mısır, mısır unu, buğday unu; minci (1), kurut (2), tel peynir, tereyağı, kavurma; fasulye, fasulye huşhunusi (3); soğan, patates; tuz ve şeker gibi gıda maddeleri ile dolu olması fakirliklerinin işareti değildi ya! Zaten babası hiçbir zaman zenginiz dememişti. Birkaç kez, yemek yedikten sonra; “Çok şükür” demişti de ama babası “Uşağum (4) pirak (5) şükürü mükürü, hamd olsun de” demişti. “Neden şükür etmeyeyim?” diye sorduğunda da “Uşağum şükür yeter demektur (6) da! Allaha yeter daha verma (7) demek yanliştur (8). Allah’tan iste versun” demişti.

      Babası ile olan konuşmalarını düşünürken ayağa kalktı başının üzerinde ve naylanın zemin katı tavanında  asılı olan  mısırları seyretti. Nazar değmesin diye mısır

1)Lor peyniri, 2) Yoğurt kurutulmuşu, 3) Kurutulmuş taze fasulye, 4) Uşağım, oğlum, 5) Bırak, 6) Demektir, 7) Verme, 8) Yanlıştır.
 
 
 
 
 
 
                           
 
                           

         
         
      KABUĞU KIRDIM
  NEDİM EMİROĞLU

Sarıyer'de doğdu (1931). İlkokulu Sarıyer'de okudu. Askerliğini takiben münibüs işletmeciliğine başladı. Sarıyer-Taksim minibüs hattının açılması çalışymalarına katıldı. Futbola Sarıyer'de başladı ve amatör olarak 1949-1955 arasında altı sezon lacivert-beyazlı formayı giydi. Üyesi olduğu Sarıyer Spor kulübünde 1 dönem (1969/70) yönetim kurulu üyesi olarak görev yapıt. Divan kurulu üyesidir.
 
KARPUZU KESTİM HAYRET, ÇIKTI KELEK,
ADAM SANDIM YAZIK, ÇIKTI PEZEVENK
 
 
Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din; Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar menfur kimselerdir. İşte bi bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Din ticareti yapan bu gibi insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin asıl mücadele ettiğimiz ve edeceğimiz bu kimselerdir.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
.)           
       BİR ŞEY YAPMALI
 
  Sarıyer takımı bir isimdir, bir firmadır ve çok önemli bir markadır. Bunun böyle bilinmesi gerekir!
Bütün bunların yanında
bazı olumsuzlukların Terki konusunda da duyarlı olunmalıdır. Bu nedenle şu hususları bilhassa belirtmek isterim:
1) Sarıyer Spor Kulübü Kısırkaya'dan Aşiyan kadar tüm Sarıyerlilerin kulübüdür, bunun bilinmesi çok önemlidir.
2) Sarıyer Spor Kulübü'nün her kurum ve kuruluşun dostluğuna ihtiyacı vardı
3) Sarıyer Spor Kulübü,
ilçe dahilindeki bütün spor kulüp
leri ile kardeştir, aynı hisleri paylaşmaktadır, Paylaşmaya
devam edecektir
4) Sarıyer Spor Kulübünün
daha çok seyirciye ihtiyacı vardır.
5) SarıyerSporKulübü,
taraftarlarından, zaman zaman meydana gelen olumsuz tezahüratlara son vermesi centilmenlik ve kardeşlik adına istemektedir.
6) Sarıyer Spor Kulübü'nün
Çok büyük maddi sorunları vardır ve bu sorunların aşılması için tüm Sarıyerlilerden, sporseverlerden, kurum ve kuruluşlardan yardım beklenmektedir.
 
SARIYERLİLİK BUDUR
 
GELİN BUNLARI
BİRLİKTE YAPALIM
GELİN SORUNLARI
BİRLİKTE AŞALIM
 
,
,
,
,
,
,
,
,
,
 
 

 

 

 
webista.net
POWERED BY Turkishost.com