|
ARAŞTIRMALAR
13.KİTAP  |
|
2. BASIM |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|

 |
‘İnsan bilmediği şeye düşmandır.’Hz. Ali
Taraf: Durduğun yer. Eskiden taraf olmayanı döverlerdi, şimdi aynı kişilerden aman taraf olunmasın diye yenir kötekler.
Ergenekon: Erg-ene-kon şeklinde hecelenebilir. Hikayenin Mitolojiye dayanmasının günümüz MİT’i ile karıştırılması münasebetsizliğe delalettir. Ad olarak kullanıldığı olaylarda -her mitolojik masalda olduğu üzere- olağanüstü ve sürrealist bir gelişim ile sürüp adına yaraşır gerçek üstü bir finalle sonlanacağı ihtimallere konudur. Bir başka ihtimal konusu, finalin kaçıncı yüzyılda gerçekleşeceğine de kafa yormamış değildir.
Darbe: Önce darb kısmı kulakları çınlatır ki, telafuz eden kişi ilk önce bu lafla dövmüş olmuştur muhatabını. Dolayısıyla sonradan gelen ‘e’ sesinin darb kelimesinin şiddetine pansuman olması, algı kurbanımıza züğürt tesellisinden başka bir şey değildir. Bu kelimeyi kullanan -‘hem de ben yapacağım’ imalı- şahıslarla göz temasına girmemekte fayda vardır. Bir fayda da ikame kelimelerden geçmektedir. Misal ‘darbe’ yerine ‘müdahale’. Fena kılıf olmasa gerek. Eli baltalı bir katil yerine palyaço kostümlü bir psikopat gibi.
Türban: Yaklaşık otuz yıl önce Avrupa’dan araklanmış, değme mazoşistlerin aklına gelmeyecek bir kendine işkence etme bezidir. Annelerin ninelerin güzelim oyalı yazmaları dururken bu Fransız icatlarına ne hacet vardır ve ne diye ellerde ölümüne bayrak gibi sallanır onu da aklım almamaktadır.
Nasıl uygulanır? Önce saçlar sağlam şekilde topuz yapılır. Sonra kafaya bandanaya benzer pamuklu bir üçgen parça, kulakların kıkırdağının düzleşip kafaya yapışması pahasına sıkıca sarılır. Bu noktada dünya ile iletişim, saç dipleri ve kulak kepçeleri zonkladığından yüzde atmış ölçüde kesilmiştir. Akabinde saten zannedilerek alınan, esasen naylondan yapılma eşarp, ortasına karton veya plastikten şapka siperi konduğu halde üçgen şekilde katlanır ve kafaya yerleştirilir. Sıkıca çene altı, baş, şakaklar, boyun ve omuzdan iğnelerle tutturulan eşarp dünya ile kalan iletişimin yarısını daha götürmüş olur. Duyma eşiği normal insanın iki belki üç katına çıkmış, sıcaktan pişmiş, saçları karakterini yitirmiş olan iş bu şahs, ortaya çıkan neticenin inanç özgürlüğü olduğunu haykırmak için meydanda yerini almaya hazırdır.
Şeriat: Şer(r)-i-at gibi düşünmekte bir zarar yoktur. Peki nasıl atılacaktır bu şerr? Ya da şerden nasıl uzak kalınacaktır? Anlayabilmek için önce dünyanın dengesini sağlayan iki unsuru bilmek lazım gelmektedir.
Birincisi erkek, ikincisi erkeğin kaburgasından olan ‘şey’dir! Nasıl ki bir leğen kemiği, kulak kepçesi, on iki parmak bağırsağındaki kör nokta, tek başına bir anlam ifade etmez, illa bir vücut gerekirse, bu ‘şey’ in de tek başına kalması anlaşılır mesele değildir. Daima erkeğin baskısı, disiplini ve kontrolüyle anlamsız yaşamını sürdürmelidir. Zayıftır ve bu zayıflığı onu erkeğe karşı kıskanç ve kompleksli yapmıştır. Erkeği yoldan çıkarmak için daima hazır tetik beklemektedir. O halde yüzü de dahil tüm vücudu çarşaflarla sarmalanmalıdır. Zaten Adem Peygamber’i de yoldan çıkaran onlardan bir değil midir? Bir de en tehlikelileri vardır ki, onlar okuyup yazan, ilim irfan öğrenenleridir.
Ne çare ki elli yaşına da gelse öz bakım ihtiyaçlarını karşılamaktan aciz bu düşüncedeki erkek kişiler için, ihtiyaçların görülmesi, disipline uyulması, diğer üç ortakçısı ‘şeyler’le de geçinebilmesi suretiyle beslenip büyütülmelerinde bir sakınca yoktur. Zaten bütün kainat cinsellik üstüne kurulduğu, günün yirmi dört saati akıllarda başka bir düşünce olmadığı, bir tel saç, ses, temas nefsi çağrıştırdığı için, Şer(r)-i-at-mak ancak ki bu ‘şeyler’in kontrolü ile mümkündür.
Avrupa Birliği: Kısaca AB dendiğinde, sanki alfabenin ilk iki harfini öğrenmişiz lakin bir türlü C diyememişiz hissi uyandırmaktadır. Üstelik , ‘babam doğalı beri öğrendiğimiz ‘A’, ‘B’ ise ‘F’ ye geldiğimizde torunumun beni dürtükle’ gibi tekerlemeler söyleyesi gelir insanın. Hem de gözyaşları içinde.
Açılım: Dış politikada; AB-D’nin talepleri -değilse- dayatmaları doğrultusunda, iç politikada; ‘acaba fazladan iki belediye kapar mıyım‘ istikametinde ağızlara çalınan birer parmak bal. Tabi bu samimiyetsizlik, devşirme ve pazarlık ekseninde cereyan eden sahte reform anlayışının yarattığı ılıman etki kısa sürede kavurucu tesirini enselerde hissettirecektir. Bknz. Coğrafya: Akdeniz iklimi
Revizyon: Kirlenmiş çamaşırlar için dezenfektan görevi gören Revizyon, ‘sabunu koydum leğene, dur başıma ne gele’ türküsü eşliğinde inatçı lekelere uygulanır. Daha olmadı Eu-revizyon hadisesi paralelinde düm tek tokucunun vurucu etkisinin tez elden devreye sokulmasının da bir zararı görülmemiştir.
Adalet: Bakire bir hanım kişinin ki tanrıça olur kendisi, vermişler bir eline kılıcı, diğer eline teraziyi. Bağlamışlar gözlerini dikmişler makamın önüne. Öyle istemişler ki makamın hükmü kirlenmemiş saf olsun, kılıçtan keskin, adil ve tarafsız olsun. Gel zaman git zaman, makamını saltanat sanan, elleri şarkta ayakları garpta zalim kral ve fırsatçı yandaşları önce kılıcı almışlar elinden. Yerine bıçak vermişler, sadece bir tarafı keskin olsun diye. Teraziyi alıp tartı vermişler eline. Yalnız tek tarafın kabahati tartılsın diye. Gözlerindeki bağa saldırmışlar sonra. Hükmü verirken gözleri görsün, tarafını seçsin diye. Memlekette hak hukuk işlemez olmuş. Doğru ve şerefli olanlar zindanlarda çürürken, haksız, hırsız ve yolsuz olanlar memleketin dört köşesinde hanlar hamamlar kurmuş. Servetine servet eklemiş. Hal böyle iken gökten üç tane taş düşmüş. Biri söyletene biri söyleyene biri dinleyene!
Deniz Feneri: Yön buldurup yol göstereceğine, bizatihi kendi yolunu bulup o güzelim yapılara da isim benzerliğinden dolayı tiksinti duyulmasına sebep olan cennet promosyonlu örtülü örgüt-derin dernek!
Yandaş Medya: Bknz. Komprador Yalaka!
Cumhuriyet Mitingleri: Birlik olmanın, tam bağımsızlık isteğinin, demokrasi ve laiklik savunuculuğunun en cesur ve en -kelimenin tam manasıyla- meydanda kalmış hali.
Adı ile yaşayası binlerce kişilik onlarca miting yapıldı lakin, onlarca kişinin bir iki mitingiyle meydanlarda gördüğümüz kişilerin tarafı daima kazançlı çıktı. Şöyle bir ‘türbana özgürlük’ mitingleriyle kıyaslanınca, diğerleri Cumhuriyet Mitingleri’nin yanında okyanusta küçük birer Japon balığı idi… Ve fakat bu balıklar gürültüsüz patırtısız bizatihi Cumhuriyet okyanusunda yüzen ve beslenen birer yaratığa dönüşüverdi.
Mitingleri cesaret, kararlılık ve onurla düzenleyip, uykudaki sözde demokrat ve Cumhuriyetçilerin yüzüne su çarpan aydınların kıymetlerinin anlaşılması için hasta yataklarında evlerinin aranması, gözaltına alınmaları, hatta ölmeleri gerekti.
Tırtlar Vadisi’nin Muro’su: Devrimcilik hiç bu kadar basitleştirilip alay konusu olmamıştı. Lanet olsun oyunculuk denen bu ‘şey’i izleyen, izlerken eğlenip gülümseyebilen insan türlerine.
Kolbastı: Yörelerine göre tanımlanması en doğrusudur.
1-Kolbastı Muhalefet; kişinin yere oturup kalçasının üzerinde zıplamasıyla karakter bulan bir ifade biçimidir. Bu yöntemle mesafe kat edildiği rivayetler arasındadır.
2-Kolbastı İktidar; kişinin kalıbından iki kat büyük kıyafetlerle vatandaşa doğru iki ileri bir geri adımlar atarak ritmi tutturduğu hayretle fark edilmiş yarı ilkel bir diyalog çeşididir. Bu yöntemle mesafe kat edildiği zan olunmuş, ancak ilerleme hissini boşa çırpılan kolların verdiği esefle idrak edilmiştir.
Sevda EĞER
HARİÇTEN MASALLAR
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, develer cirit atarken eski hamam içinde... Bir var imiş bir yok imiş. Develer tellal pireler berber imiş. Açlar tok gezer, kurt kuzuya dost düşer, tilki sürüye baş gider, kedi köpeğe göz edermiş.
Az gittim uz gittim bir düş ile gündüze erdim, evliyalar sözüne geldim. Derelerden aşarak tepelerden koşarak, çayır çimen geçip lale sümbül biçerek... Altı ay bir güz gittim. Vara vara vardım bir değirmenin başına. Altında seller gider üstünde korlar yanar, yedi başlı canavarlar bir sandığın başını tutar. Sandık sandık içinde inci mercan yüzünde, çektim krala kılıcı, Kaf Dağı'nın düzünde.
Evvel zaman içinde kalbur saman içinde... Sür sürenin, yol gidenin, kuyruğu bile var bende ki bu yalanın... Eşek pireye nal çakar, katır fırında un karar, Şehriyar'a masallar Şehrazat'la nam salar... Veledin teki, bir acayip cihana ağlaya ağlaya gözlerini açar.
Açar ya açmayası gözlerini, baba düzene baş kaldırmış demir kapılar ardında yatar. Ana meslekten men edilmiş dört bir yanda iş arar. Gün geçer günler geçer. Yarı aç yarı çıplak zor yürüyen yıllarda, görüş günlerinden hatıra, boncuklardan kuş geçer.
Üç çocuklu güzel anne tahsiline tükürüp giderken biçki dikiş vardiyasına, bakıcı anne enselere patlatmaktadır şaplakları ardı ardına. Ve güzel anne, parasıyla tuttuğu bakıcıyı yıllar sonra bile minnetle anacaktır -çocuklarına attığı dayaklardan habersiz- hem merhamet hem de saygıyla!
Aslında varmış veletlere bakacak varlıklı dede, zengin nene. Lakin vatan haininin kendisi gibi çocuğu da hain olurmuş mutlaka. Üstelik çocuğunun çocuğu, sonra çocuğun torunu ve hatta o çocuğun beslediği tosbağada! Bu hainlik ne illet ne pis bir şeymiş. İnce hastalık gibi bir şeymiş mel'un. Aynı tastan yemek yedin mi yedin, bittin.
Bir acayip günlermiş geçip giden. Birkaç istisna dışında parası olana da kıtmış nimet, olmayana da.
Sanki koskoca dünya yaşanılan küçük şehirden veya kasabadan ibaretmiş. Uzak ülkelerde yaşananlardan, dönen pazarlılardan, alınıp satılan insan hayatlarından, gelecek sömürü ve savaşlardan haberdar olanlar, diğer dünyaya göç ettirilmiş; canını kurtaranlar o uzak ülkelere yurttaş gitmiş, kalanlarda mapushanelerde çile doldurmaya durmuş! Derken, geriye kala kala küçük hayallerle avunan şu sembolik yığın kalmış. İşte bizim kahraman velet tam da bu yığın içerisinde toz tanesi kadar küçük bir zerreymiş.
İlk mektebe başlarken güzel anne ve hain damgalı babaya söz vermiş, siyasetçi olmak yok diye. Herkesten önce öğrenmiş hem yazmayı hem okumayı. Kendisine bir türlü inanmayan öğretmeni her gün kızgın kızgın mektup yazarmış güzel anneye, çocuğunuzun ödevlerini yapmayınız diye! Diğer kardeşler haylazlıkla çocukluğun hakkını verirken, bizim velet doldurmaktaymış küçük kitaplığını hikayelerle.
Eve döndükten sonra ticarete başlayan baba, sıkça görülen kabuslardan ve arada kurulan çilingir sofralarından hariç tövbe etmiş vatan hainliğine. Evin kütüphane müdürü de babanın kendisiymiş. Okunan yazar ve hikayeler evvela kendi sansüründen geçer, başkaldırı şüphesi görülen kitaplar kapakları koparıldıktan sonra itina ile yatak altındaki kutuya teslim edilirmiş. Böylelikle kendi kitaplarını yakanlardan daha merhametli davranmışmış. Bizim velet ise tecrübeden geçen kitapları sorgusuz sualsiz bir nefeste bitirirmiş. Kitap olsun da ne olursa olsunmuş.
Lakin yaramazımız orta mektebi bitirmeden öğretmenlerine kafa tutar olmuş. Ne diye tarih derslerinde ha bire bizim maziden dem vurulurmuş? Aynı kitap döne dolana her yıl ezbere okutulurmuş. Ecnebi illerin mazisinde neler olmuş peki? Bunu bilen bildiren neden yokmuş? Çin Tarihi, Avrupa Tarihi, Rus Tarihi ikişer satırlık felsefe akımlarından mı ibaretmiş? Ayrıca din dersleri, Kur'an belgesi ve haliyle bilgisinden yoksunmuş. İslam dokuz on surenin ezberlenmesinden mi ibaretmiş? Üstelik resim dersi neymiş öyle? Düz çizgi bile çizemeyen ‘ben'in eline guaj boyalar verip bahar kompozisyonu çizdirmenin alemi neymiş? Ya ikide bir toplanan tebeşir parası, tuvalet tamir parası, çatı onarım parası, nefes aldın, amuda kalktın, hoppala hapşırdın, olmadı tıksırdın aidatları da neymiş? Devlet mektebi değil de, özel mektep okurmuşum da meğer, haberim mi yokmuş? Şu Anadolu Lisesi sınavlarını da anlamak mümkün değilmiş. Sonuçta onlarda devlet okuluymuş. Meslek lisesi anlaşılabilir de, devlet okullarını sınıflaştırmanın manası neymiş? Bu okullar daha kaliteli eğitim veriyorsa bütün okullara niye aynı imkan sağlanmazmış da, insanlar zorla ezberli sınavlara, deve yüküyle para dökülen dershanelere zorlanırmış? Zamanı geldiğinde saç hizası, yok efendim ayakkabı cilası, olmadı paşam defter kaplığı noksanlıklarına da acımadan sıra dayağı çeken muavine iki satır laf yok değilmiş.
İşte bunlar ve daha nice ders ortalarında sorulan sorular veledimizi sakıncalı öğrenciler listesinin başköşesine oturtmuş ve bizim ihtiyarların teorisi de böylece doğrulanmış olmuş; babası vatan haini olanın çocuğu da aynı haltın soyu olur!
Babayla anne bakmış olacak gibi değil. Yollamışlar bizim kahraman veledi köydeki kuzenlerin yanına. Olur ya, belki hava değişimi iyi gelir yaramazımızın karmaşık dimağına!
Önceleri pek bir hoş gelmiş organik tatil bizimkine. Gelin görün ki iki gün sonra soru işaretleri burada da yakasına yapışmış. Fakat bu sefer akıllı davranmış kahramanımız. Sadece seyretmekle, yaşananları anlamaya çalışmakla kalmış.
Aslına bakarsanız daha önce de birkaç kez köye gelmiş ve hakkını vermek gerekir ki zaman içinde çok şey değişmiş. Elektrik varmış mesela artık, üstelik istersen yirmi dört saat açık. Eskiden öylemiymiş? Hava karardı mı en çok lazım olan anda gaz lambası yasakmış, dışarı çıkmanın da yasak olduğu gibi.
Aynı hafta Almanya'dan gelen diğer kuzenlerle bölge turları başlamış.
1- Evliya hazretlerinin el ve ayak izlerinin görüldüğü kayalarda adak
2- Bir başka Evliya hazretlerinin atının nallarına ait işaretlerin yanında adak
3- İstemeyerek gelin olan kızın dönüştüğü rivayet olunan taşın yanındaki çalıya çaput
4- Sırt üstü uzanmış iken bir anda dağa dönüşen Arap Kız'ın dönüştüğü dağa gün ışığında bakmak suretiyle dilenecek dilek
5- Ancak ki kalbi temiz insanların takılmadan geçebileceğine inanılan ve şişkolar tarafından ısrarla denenen, ortası delik ağaçla imtihan ve inatlaşma
6- Envai türbeden yenge tarafından dua ve üfleme eşliğinde yutturulan toprak
7- Çaktırmadan tabutlardan aşırılan yeşil bez parçaları
8- Alın çatlarına yapıştırılmış kırmızı mühür
Bütün bunların etrafında insanın genzini yakan fakirlik, çocukların gözlerindeki çaresizlik, bakışlardaki heves hüzünlendirmiş bizimkini. Üç gündür ‘medeniyet aşağı medeniyet yukarı' atıp duran sonradan görme enişteye söylemiş fikrini kahramanımız; ‘Hayvanları keseceğimize, şu çocuklara kitap alsaydık, önlük alsaydık, sefalet içindeler bak!' Demiş, demez olasıca! Babası gibi kafir olacak başlarına. Sade kafir olsa neyse. Hem anarşik hem kafir! Öyle babadan böyle velet olur.
İkinci gün bileti kesilmiş anacığının yanına. Otobüse bindirilirken çantasının olmadığı kimsenin dikkatini çekmemiş. Beklide fark edilmiş ama otobüs çantayı beklemezmiş. Hele sonradan görme akrabalar iki gün sonraki diğer otobüsü hayatta bekleyemezmiş. Aman canım zaten köydeki çocuklara, kitaplar elbiseler dün geceden taksim edilmiş. Veledimiz işi şansa bırakır mıymış?
Eve döndüğünde güzel anne olanları dinlemiş. Cevap bildikmiş; ‘doğruluk iki aşamalıdır. Doğruyu düşünmek ve doğruyu söylemek... Sen şimdilik sadece düşün!'
O laf küpe olmuş bizim her duruma ekşiyen velede. Başlamış sadece düşünmeye. Kimseyle konuşmaz olmuş o günden sonra. Kaçmış uzun sohbetli ev gezmelerinden, arkadaş muhabbetlerinden. Küçük odası ve hain damgalı babanın sansüründen kurtulmuş kitapları tek sığınak olmuş önce büyüyüp gittikçe daha da küçülen veledimize. Kestirmiş bir gün erkek berberinde upuzun saçlarını en dibinden. O kadar nefret etmiş ki; hem kötekle hem kötekli ezberle adam ettirilmeye çalışılan mektepten, tek sıralardan, etek boylarından, sürgünle gönderilmiş hocaların tasdiklerini zevkle imza edenlerden... Çalışmış etmiş kurtulmuş iki senede lise mektebinden. Lafı gediğine koymayı ihmal etmemiş tabi muavin:
Takdirleri de düşünce üç kredin daha kalıyor aslında ama yazın bir ders verek sana, anarşik! Eylül'de mezunsun. Seç bakalım ne istersen!
Cevap gecikmemiş tabi bizim münasebetsizden: Ver hoca, mantık!
Hoca kükremiş: kızım dellendin mi sayısalcı adama nasıl yazayım, mantık!
Bizimkinde tık yok. Taktı mı takar! Babasının soyu ne de olsa!
Hoca almamış tabi mesajı, ya da almak istememiş. Bildiği tek şey varmış ki, velet giderayak çelmeyi takmış! Branş kendisi olunca yaz boyu anarşikle, mantık! Sıkıysa verme dersi. Bakanlığa kadar gider bu kör olası musibet. Kovayım desen kovulmaz, süreyim desen sürülmez...
Masal mı, burada mı? Hayatta bırakmam, bitmez!
(sürecek...)
Sevda EĞER
- Anadoluda Alevilik
- Ona Üzülme,Onunla Gülümse
- Kutlu Olsun
- HARİÇTEN MASALLAR
|
|
|
|
NEDİM EMİROĞLU
Sarıyer'de doğdu (1931). İlkokulu Sarıyer'de okudu. Askerliğini takiben münibüs işletmeciliğine başladı. Sarıyer-Taksim minibüs hattının açılması çalışymalarına katıldı. Futbola Sarıyer'de başladı ve amatör olarak 1949-1955 arasında altı sezon lacivert-beyazlı formayı giydi. Üyesi olduğu Sarıyer Spor kulübünde 1 dönem (1969/70) yönetim kurulu üyesi olarak görev yapıt. Divan kurulu üyesidir. |
|
KARPUZU KESTİM HAYRET, ÇIKTI KELEK,
ADAM SANDIM YAZIK, ÇIKTI PEZEVENK
Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası vardır ki, din; Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi çıkar sağlayanlar menfur kimselerdir. İşte bi bu duruma karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Din ticareti yapan bu gibi insanlar saf ve masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizin asıl mücadele ettiğimiz ve edeceğimiz bu kimselerdir.
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
.) 
BİR ŞEY YAPMALI
Sarıyer takımı bir isimdir, bir firmadır ve çok önemli bir markadır. Bunun böyle bilinmesi gerekir!
Bütün bunların yanında
bazı olumsuzlukların Terki konusunda da duyarlı olunmalıdır. Bu nedenle şu hususları bilhassa belirtmek isterim:
1) Sarıyer Spor Kulübü Kısırkaya'dan Aşiyan kadar tüm Sarıyerlilerin kulübüdür, bunun bilinmesi çok önemlidir.
2) Sarıyer Spor Kulübü'nün her kurum ve kuruluşun dostluğuna ihtiyacı vardı
3) Sarıyer Spor Kulübü,
ilçe dahilindeki bütün spor kulüp
leri ile kardeştir, aynı hisleri paylaşmaktadır, Paylaşmaya
devam edecektir
4) Sarıyer Spor Kulübünün
daha çok seyirciye ihtiyacı vardır.
5) SarıyerSporKulübü,
taraftarlarından, zaman zaman meydana gelen olumsuz tezahüratlara son vermesi centilmenlik ve kardeşlik adına istemektedir.
6) Sarıyer Spor Kulübü'nün
Çok büyük maddi sorunları vardır ve bu sorunların aşılması için tüm Sarıyerlilerden, sporseverlerden, kurum ve kuruluşlardan yardım beklenmektedir.
SARIYERLİLİK BUDUR
GELİN BUNLARI
BİRLİKTE YAPALIM
GELİN SORUNLARI
BİRLİKTE AŞALIM
,
,
,
,
,
,
,
,
,
|
|
|
|